Uzayan Gölgeler


EGELİFE, 01 MAYIS 2008, YIL: 5, SAYI: 52

IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLERİN UZAYAN GÖLGELERİ: DEFSAD

“Dağların ardından doğan
Güneşi görmek için
Şafağı beklediler
Güneş oldular onlar” (Defsad Marşı’ndan)


Benim de üyesi olmaktan gurur duyduğum, Denizli Fotoğraf Sanatı Derneği DEFSAD bir yaşını geride bıraktı… Işığın peşinden gitmeye, ışığa doğru yürümeye devam ediyor… Yaptığı etkinlikler, üyelerinin aldığı ulusal ve uluslararası ödüller DEFSAD’ın yaşından daha da büyük bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor.
DEFSAD, yakın ve uzak çevrelere foto safariler düzenleyerek, üyelerinin fotoğraf sanatına bakışında yeni ufuklar açmaya çalışıyor.
Bunlardan Çivril Işıklı Gölü gezileri en eğlenceli gezilerimizdendi… Dernek başkanımız Ümit Özgür ve saymanımız Nadir Ayral her zaman, gezilerimizin çok verimli geçmesi için ellerinden gelinin fazlasını yapmaya çalışırlar…
Kardeş derneklerimizden Nazilli Fotoğraf Sanatı Derneği NAFOD ile de birlikte gezilerimiz ve etkinliklerimiz oldu. Çok heyecanlı ve dost canlısı arkadaşlar… Onlarla daha da güçlendiğimizi düşünüyoruz.
En son, yaş günümüzü kutlamak için yaptığımız Söke ve Karina gezimizin tadı hala damağımızda:
11 Mart 2008 Pazar sabahı otobüsle Söke’ye doğru yola çıkıyoruz. Hava çok güzel… Arkadaşlarımız yolculuk boyunca fotoğraf üzerine keyifli sohbetlere koyuluyorlar. Otobüsün camından görülen manzaralar fotoğrafçı gözüyle farklı pencerelerden görülmeye yorumlanmaya çalışılıyor. Yol uzun, sohbetler demli çay kıvamında yudum yudum…
Sultanhisar’a (Nysa) geldiğimizde arkadaşlara söz verdiğim gibi “zaman içinde yolculuk” öyküleri anlatmaya başlıyorum:

“Bu gördüğünüz dağlar, Şarap Tanrısı Dionysos’un büyüdüğü dağlardır… Şarap yapmayı insanlara öğretmek için yollara düştüğü yerdir. Tanrılar Tanrısı Zeus’un yasak bir aşkından doğan çocuğu Dionysos’un anası ölünce, O’nu gerçek karısı Hera’dan kaçırmak için Olympos Dağı’ndan uzaklara, çok uzaklara göndermiştir. İşte o yer burasıdır. Dionysos bu dağlarda güzel peri kızları tarafından büyütülmüştür. Ve bir yandan da yabani asmalardan şaraplık üzüm yetiştirmeyi, şarap yapmayı öğrenmiştir.
Dionysos bütün dünyaya, şarap kültürünü o kadar etkili olarak sunmuştur ki, etkisi Acem diyarına, Asya içlerine doğru gittikçe Şaman gösterilerine, Orta Oyunlarına kaynaklık etmiş, Ömer Hayyam şiirlerinde dile gelmiştir. Batıya, Ege’nin öte yakasına geçince de agoralarda gezinen geveze filozoflara ve tiyatrolardaki targedya oyuncularına esin kaynağı olmuştur.”
Çay molası veriyoruz... Herkes yolda dinlediklerinin etkisinde… Şaraplı ve Dionysos’lu espirilerle şakalaşıp gülüşüyoruz… Derneğimizdeki eczacılar grubu çok hamaratlar; gezi için olanca hünerlerini ortaya koyup en güzel börekleri çörekleri yapmışlar. Üstelik hepimize yetecek kadar…
Yola çıkıyoruz… Aydın’ı geçtikten bir süre sonra, uzaktan Ortaklar kasabası görünüyor. Yol ayrımındaki bu şirin kasaba bugün yalnızca çöp şişleriyle anılsa da asıl önemini sahip olduğu tarihsel özelliklerinden almaktadır.

“Buradaki antik kent Menderes Magnesia’sı çok görkemli anıt yapılara sahiptir. Özellikle Mimar Hermogenes’in yaptığı Artemis Tapınağı o dönemlerin en tanınmış ve en özgün mimari yapıları arasında sayılmaktadır.
Ortaklar (Adabelen)Köy Enstitüsü ve Öğretmen Okulu Türk eğitim tarihinde en başarılı öğretmenlerin yetiştirildiği okul olarak özel bir yere sahiptir. Eğitimin üretim için olmasını savunan bir anlayışın uygulandığı; Kendine yeten, güvenen ve ayakları üzerinde durabilen insanların yetiştirildiği bir okul sistemi... Şimdilerde eski özelliklerinden uzaklarda mezunlarını “Adabelenliler” olarak yıldönümlerinde görerek teselli bulan eski bir okul yerleşkesi… Boynu bükük ve hüzünle dünde kalan güzelliklerini anlayabilecek yeni eğitimcileri beklemektedir…”
Anlatacaklarımızı neredeyse bitiremeden Söke’ye giriyoruz.
Nadir Ayral daha önceden NAFOD’lu arkadaşlarla benzeri bir geziye katıldığı için şimdi bize yol gösteriyor.
Girişteki köprüden sağa doğru dönerek kuru bir çayın kenarına yerleşmiş “Sepetçilerin” mahallesine giriyoruz. Otobüsten iner inmez, Nadir ile Levent bakkaldan avuç dolusu lolipop şekerlemeler alıyorlar ve Nadir “düşün peşime” diyor. Hemen etrafımızı gül yüzlü çocuklar sarıyor… Çocuklara şekerlerini dağıtırken onları bizlerle tanıştırıyor. Çocuklar çok sevimli ve afacanlar… Çaydan karşıya geçiyoruz, sepetçiler iş başındalar… Babalar, analar, oğullar ve kızlar herkes çalışıyor. Dostça içtenlikli bir konukseverlikle karşılayıp buyur ediyorlar bizleri… Herkes gücünün yettiği kadarını yapıyor. Çocuklar ve gençler daha çok keskin ağızlı bıçaklarla kargıların kabuklarını soyuyorlar. Sonra da yararak sepet örmeye hazır hale getiriyorlar. Babalar ve analar da sepetleri büyük bir özenle örüyorlar. Bu bazen bir sepete dönüşüyor, bazen de plaj şemsiyesine…
Ümit Özgür ve ben çocuk portresi çekmek için onların çocuksu yüzlerinin peşindeyiz.
Mehmet Can büyülenmiş gibi “kesinlikle bir daha gelmek gerekir” diyor.
Rasim Çetiner daha önceden gelerek fotoğrafını çektiği bir anneye, çerçevelettiği fotoğrafını hediye olarak sunuyor.
Mehmet Çakır modellerinin karşısında kendinden geçmiş durumda… Onlarla sohbet mi ediyor, yoksa onların fotoğraflarını mı çekiyor? Belli değil… Hepsi bir birinin içinde…
Coşkun Önen uzaktan her ayrıntıyı kaçırmadan izliyor.
Arkadaşların her biri bir yerde… Herkes ortamdan müthiş etkilenmiş görünüyor. Deklanşör sesleri hiç durmuyor…
Öğle yemeğinden sonra Söke Ovası’nda antik dönemlerin İyonya’sında yolculuğumuza devam ediyoruz.
“Bu ovanın mimarı Büyük Menderes nehridir. Taşıdığı zenginliklerle bitek bir ovaya döndürmüştür buraları. Menderes, geçtiği yerlerde uygarlıklar büyüten bir hayat suyudur. İlk çıktığı kaynağından buraya kadar mitolojik öykülerin yüküyle kıvrıla kıvrıla akar gelir, yüzyıllardır hiç durmadan… Çoban Marsyas ile Tanrı Apollon’un müzik yarışması ve Kral Midas’ın kulaklarının eşekkulakları olması bunlardan en çok bilinenidir. Menderes’in akışı da insan hayatının akışına benzer. İlk doğduğu yerden çağıl çağıl akarak başlar uzun yolculuğuna… Ama buralara geldiğinde denize akabilecek dermanı bile kalmaz sularında... İşte kıyıdaki sığlık alanlar, lagün gölleri ve sazlıklar bu yüzden oluşmuşlardır. Karina’da böyle bir yerdir.”
Anadolu’nun batı kıyılarında yaşamış olan İyonya Uygarlığı, günümüzün çağdaş uygarlığına bilimde, sanatta ve felsefede kaynaklık etmiş en önemli tarihsel mirasımızdır. Özellikle Küçük Menderesin denize döküldüğü yerde kurulan Efes ve Büyük Menderesin denize döküldüğü ağızda kurulan Milet, İyonya’nın en önemli liman kentleridir.”
Karina’ya doğru ilerliyoruz. Önce, sırtını dağların yamacına yaslayıp bire bin veren Söke Ovası’na hükmeden Priene antik kentini gezeceğiz. Giriş işlemlerinden sonra Atena Tapınağı’na kadar serbest tırmanış yapıyoruz ve bol bol fotoğraf çekiyoruz. Tapınağın önünden ovaya bakan panoramik manzaranın önünde anlatmaya devam ediyorum…
“Karşıda gördüğünüz Milet, antik dönemlerin ünlü liman kenti olmaktan, Menteşeoğulları’nın Balat’ı olmaya kadar uzayıp gelen bir tarihsel süreklilik göstermiştir. Daha da ilerde Altınkum’da bulunan Didim Apollon Tapınağı Milet’in kutsal kehanet merkeziydi. Miletliler bu tapınağa kadar uzayan kutsal bir yoldan giderek tapınırlar, adak adarlardı. Bu tapınağın kâhini gelecekten bilgiler verebilen ünlü bir biliciydi.
“Yedi Bilge’den” biri sayılan ünlü matematikçi düşünür Tales
Ünlü Filozof Anaksimenes, Anaksimandros
Ayasofya’nın mimarlarındanİsidoros
Ve ünlü kent plancısı Hippodamos Miletlidir.”


Priene’de kalıntıların arasında dolaşıyoruz… Düzgün caddeler ve birbirini dik kesen sokaklara hayran kalıyoruz. Duvar işçiliğindeki taşların yerleştirilmesi hepimizin dikkatini çekiyor. Tiyatroda toplanıyoruz. Mehmet Can, üçayağı kurmuş bile… Toplu fotoğraf çekilmek için her şey hazır. “Gülümseyin!...” diye sesleniyor.
Tiyatronun akustiği anlatmak için çok etkili efektler sunuyor:
“Priene kuruluş yerinin seçiminden, kent planlamasına ve mimari yapıların kentin estetik bütünlüğü içinde bir anıt gibi tasarımlanmasına kadar her şeyiyle ilginç bir antik kent. Büyük İskender’in bir süre konakladığı bir yer. Onun katkılarıyla yapılan Athena Tapınağı, Romalı ünlü mimar Vitruvius tarafından ölçüleri en olgun, klasik tapınak modeli olarak seçilmiştir. ”
Aşağıya iniyoruz ve yeniden yola koyuluyoruz… Ve az sonra Doğanbey’e varıyoruz:
“Mübadele yıllarından yani, Yunanistan ile Türkiye arasında yurttaş değişiminin yapıldığı yıllardan boş kalmış eski bir Rum köyü… Eğer, Dido Satiriu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabını okuyarak Şirince’yi gezdiyseniz… Ya da Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz’ini” okuduktan sonra Fethiye’deki Kayaköy’de dolaştıysanız; Buradaki olanları ve terk edilmiş evlerin hüznünü anlaya bilirsiniz…”
Evleri ve meydanlarıyla yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılan bu şirin köyde Arnavut kaldırımlı yollar, biri birinin önünü kapatmayan bol pencereli hanay evler ve insanlara alışık sokak kedileri kent yorgunu insanlara inanılmaz keyifli anlar yaşatıyorlar. Doğanbey, fotoğraf çekmek için müthiş olanaklar sunuyor bizlere…
Son durağımız, deniz kıyısındaki sığlık bölge balıkçı barınağı Karina… Burada balıkçıları, tekneleri ve gün batımının kızıllığında ortaya çıkan renklerin senfonisini çekmek istiyoruz. Vardığımızda zamanlamayı çok iyi ayarladığımızı görüyoruz. Arkadaşlarımız kendince önemsediği bakış açısına göre konuşlanarak üçayaklarını kurup fotoğraf makinelerini yerleştirmeye çalışıyorlar. Şakalaşmalarla bekleyişimizi sürdürüyoruz…
İlerden bize doğru bir aracın geldiğini görüyoruz… İçinden el sallayanları tanıyacak gibi oluyoruz… Evet, yaklaştıkça tanıdık yüzler belirginleşiyor. Gelenler fotoğraf sanatçısı dostlarımız Fahrettin Şankaynağı ve Levent Yavuz. “Hacı hacıya Kâbe yolunda rast gelirmiş” diyerek gülüşüp şakalaşıyoruz…
Evet, vakti geldi… Güneş yavaş yavaş ufuk çizgisine doğru yaklaşıyor… Gölgeler ve yansımalar uzadıkça uzuyor. Güneş denize değecek gibi oluyor… Denizin ve bulutların renkleri sarıdan kırmızıya doğru giderek kızıllaşıyor… Deklanşör sesleri ve çığlık sesleri bir birine karışıyor…
Akşam oldu. Dönüş zamanı deyip toparlanıyoruz. Yol üstünde gördüğümüz balık lokantası Balıkçı Erdoğan’a uğrayıp günü kutlamak istiyoruz. Erdoğan kendi deyimiyle “Erdo” Çipura balıkları ızgarada kendi pişirip, masalara kendisi servis yapıyor. Her servisin sonunda da bir fasıl şarkı söylüyor. “Dönülmez akşamın ufkundayız… Vakit çok geç… Bu son fasıldır, ey ömrüm… Nasıl geçersen geç…”
Izgara balık ve rakı keyfi uzun bir günün yorgunluğuna iyi geliyor...
Otobüse bindiğimizde herkesin neşesi yerinde…
Ve hep bir ağızdan DEFSAD marşını söylüyoruz:
“Işığın peşinden koşan
Yüreği dolup taşan
İnsanların öyküsü
DEFSAD’ın yol türküsü…” (söz: Nizami ÇUBUK, beste: Veli KOYUYEŞİL)


(Fotoğraf katkısı için: Mehmet CAN, Nadir AYRAL, Levent KALKAN, Huriye YILDIRAN, Atilla AĞIRBAŞ’a teşekkür ederim)