Çanakkale (egelife)


EGELİFE, 01 MART 2008, YIL: 5, SAYI: 50

ÇANAKKALE İÇİNDE
VURDULAR BENİ
Nizami ÇUBUK
www.nizamicubuk.com


Dur yolcu!
Bilmeden gelip bastığın bu toprak
Bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver
Bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir…
(N. Halil ONAN)

Ocak başında bağdaş kurmuş oturan Kadir Dede, alışılmış el hareketiyle tabakasını cebinden çıkardı ve açtı. Arasına tütün koyduğu ince kâğıdı parmaklarının arasında yuvarlayarak özenle sardı, diliyle kâğıdın kenarını yaladı ve yapıştırdı. Sonra keyifle dudağının kenarına iliştirdi. Korlanmış ateşi maşayla karıştırıp ölçerdi ve aldığı közle sigarasını yaktı. Dumanlar bıyıklarından süzülerek dökülürken, havaya yanık ve keskin tütün kokusu yayıldı.
Gözleri ocaktaki ateşe dalmış bakarken, yine her zamanki gibi pantolonunun sağ paçasını sıyırdı ve baldırındaki derin şarapnel yarasının izini, inleyerek kaşıdı. Böyle zamanlarda Çanakkale’deki savaş günlerini anlatmaya başlardı:
“Bizim köylü Kör Hacı Ali ile Seddülbahir’de aynı tabyada beraberdik. Düşman çıkarması başladığında, top seslerini bi duysanız dünya yıkılıyor sanırdınız. Yer gök inlerken, toz toprak her şey alt üst olmuş, havada uçuşuyordu. Telaşlı ve kalabalık insan çığlıkları Allah! Allah! seslerine karışıyordu. Bütün bunlar cesaretin ve ölümün çığlıklarıydı. Düşman gemileri bizim tabyayı topa tutmuştu. Bir anda kulakları sağır eden bir gürültüyle dünya tepemize çöktü sanki… Göz gözü görmez olmuştu… Çığlıklar, feryatlar ve inlemeler… Her birimiz bir yana savrulduk. İşte benim baldırım orada parçalandı. Hacı Ali de gözünü orada kaybetti.”
Kadir Dede, ocaktaki ateşin içine dalıp gitti:
Çanakkale Boğazı’nın üstünü kesif bir duman kaplamıştı; patlayan mermiler, alevler, dumanlar ve insan çığlıkları… Ne yaman bir savaştı bu böyle…
***
“Bakın! İşte orası! Kadir dedemin yaralandığını söylediği yer… Karşıda yarımadanın ucunda… Gördünüz mü? Anıtın az ilerisinde…”
Babaları, Rıza ile Cankut’a uzaklardan Seddülbahir’i gösteriyordu. Kazdağı’nın eteklerinden geçip, Troya’ya yaklaşmışlardı. Çanakkale’ye gidiyorlardı. Baba, Gelibolu yarımadasının göründüğü yerden, anlatılanları tarif etmeye çalışıyordu. Yarımada ve Çanakkale Boğazı sabah sisinin içinde, tüm gizemiyle yeni bir günü karşılıyordu…
Baba, çocuklarını ve eşini dedesinin ocak başı sohbetlerinden çok dinlediği Gelibolu’ya götürüyordu. Kendisi daha önce Assos’ta, Troya’da ve Gelibolu’daki birçok geziye rehberlik etmişti.
Baba, anlatmaya başlamaya görsün; dinleyenleri sanki zaman içinde yolculuklara alıp götürürdü… Onunla taşlar kayalar dile gelirdi:
“Aslında Çanakkale Savaşı, Troya’dan başlar. Her ne kadar mitolojik öyküler, Troya’nın Tahta Atlı savaşı’nı Kaz Dağı’nda yapılan güzellik yarışmasıyla başlatsa bile gerçek bu değildir. Biliyorsunuz öyküye göre, Troya Kralı Priamos’un oğlu Paris güzellik yarışmasında hakemlik yapmıştı. Yarışmanın sonucunda Tanrıça Afrodit’i seçtiği için de armağan olarak “Dünyanın en güzel kadınını” kazanmıştı. Aşk tanrıçasının armağanını Akaların kraliçesi Helena’yı kendi gönül rızasıyla kaçırdığı için de savaş başlamıştı. Oysa Troya, Çanakkale Boğazı’nın girişinde çok önemli bir konuma sahipti; Antik çağlarda boğazı denetlemek için güvenli bir kale, rüzgârlardan korunmak için iyi bir sığınaktı. Anadolu Uygarlıklarının gücünü artıran bu durumunun, Yunanlılar tarafından ele geçirilme isteğidir, Troya Savaşı…” Diyerek anlatmaya devam etti.
“Troya Savaşı’nın başkomutanı Agamemnon’dur. Çanakkale Savaşı’ndaki en büyük düşman gemilerinden birinin de adı Agamemnon’dur. Su uyur düşman uyumaz lafı boşuna değil. Onlar, bununla Çanakkale Boğazı’na sahip olma arzularının ta Troya Savaşlarından gelen bir istek olduğunu açık açık söylüyorlar, onların ne yapmak istediğini bilen büyük adamlar da günü geldiğinde onların anladığı dilden cevabını veriyorlar, Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal gibi…”
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığı zaman tarihsel bir gururla “Biz Asyalılar Troya’nın öcünü aldık!” demişti.
Çanakkale Savaşı’nın sonunda, Mustafa Kemal gururlu ve mağrur ve bir o kadar da hüzünle Troya harabelerinin bulunduğu Hisarlık Tepeyi dolaşmıştır. Bu esnada Hektor’un kalleşçe öldürülmesini ve ölüsünün savaş arabasının arkasında sürüklenerek götürülmesini hatırlamış, duygulanmıştır. Güneş batmak üzeredir… Uzaklara, ta uzaklara doğru bakarak sanki birilerinin duymasını istercesine, “Hektor öcünü aldık!...” diye haykırmıştır. Ardından da asasını bulunduğu yere vurarak, “Hektor olsaydım buraya gömülmek isterdim, Hektor’un mezarı buraya yakışırdı” diyerek, duygularını dile getirmiştir.
Troya’yı ve Çanakkale’yi dönüşte gezmek üzere bir an önce feribota yetişmeliydiler. İskeleye geldiklerinde feribot kalkmak üzereydi. Bindiler… Babaları Boğaz’dan geçerken onlara karşı yamaca yazılmış olan: “Dur yolcu!” şiirinin burada ne kadar anlamlı olduğunu anlattı.
Boğaz’da yaşanmış hüzünlü bir aşk öyküsünü Hero ve Leandros’u anlattı: “Hero karşı kıyıda yaşayan güzel bir kızdır. Her akşam yaktığı fenerle işaret verince, Leandros yüzerek boğazı geçer ve sevgilisiyle buluşurdu. Fırtınalı bir günde fener sönünce Leandros yönünü kaybeder ve boğazın soğuk sularında boğularak ölür. Bunu duyan Hero da dayanamayıp kendini boğazın derin sularına atar…”
Baba, daha sonra: Pers ordularının M.Ö 5.yy’da, koyun derisinden yaptığı dubaların üzerine köprü kurarak Hellespontos’u (Çanakkale Boğazı’nı) nasıl geçtiklerini anlattı…
Karşı kıyıya varınca, Eceabat iskelesinden güneye doğru yarımadayı gezmeye başladılar. Baba Ruhi Su’nun “Çanakkale İçinde Vurdular Beni” kasetini koydu ve teybin sesini açtı.
Kilitbahir’e geldiler… Karşıdaki Çimenlikkale ile Kilitbahir Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’u kuşatma hazırlıklarının bir parçası olarak, boğazı en dar noktalarından denetlemek için yaptırılmıştı. Kilitbahir, denizin kilidi demekti zaten...
Aslında, Çanakkale Savaşı, 1914 sonbaharında İtilaf donanmalarının Türk bataryalarını bombalamasıyla başlar ve 1916 baharına kadar sürer. Bizim andığımız sembolik gün 18 Mart 1915 ise “Çanakkale Geçilmez’in!” tarihe yazıldığı gündür.
İşte! Seyit Onbaşı, kahraman askerimiz!.. Hep birlikte ona dokunuyorlar, okşuyorlar, sanki yükünün ağırlığını paylaşmak istiyorlar.
Sonra, Alçıtepe köyünden geçerek, Büyük Anıta gidiyorlar… Anıta geldiklerinde güneş olanca parlaklığıyla günü aydınlatıyor. Boğazda bir grup yunus balığı dalıp çıkarak gösteri yapıyor. Anıtın kabartmalarını, heykelleri anlamaya çalışıyorlar. Şehitlikteki isimleri ve geldikleri şehirleri okuyorlar. Türkiye’nin her yerinden büyük küçük herkes silahını alan koşmuş savaşa… Duygulanıyorlar, boğazları düğümleniyor…
Burada, Atatürk’ün savaştan sonraki yıllarda, bir ziyareti sırasında, ölen düşman askerleri için söylemiş olduğu sözleri okuyorlar ve bu sözlerin bütün Dünya’ya bir insanlık dersi olarak sunulduğunu düşünüyorlar. Baba, büyük bir heyecanla bu yazıyı okuyor:
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar!
Burada bir dost vatanın toprağındasınız,
Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz,
Evlatlarınız bizim bağrımızdadırlar, huzur içindedirler,
huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır,
Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” (Atatürk 1934)
Seddülbahire ve Yahya Çavuş Anıtı’na doğru yola çıkıyorlar… Seddülbahir; adı üstünde denizin setti, boğazın ilk kalesi aynı zamanda silahhane olarak da kullanılmış. Çok yoğun bombardımana uğramış yerlerin başında geliyor. Kadir Dedenin bahsettiği, yaralandığı yer… Kalenin hemen dibindeki okulun bahçesinde dut ağacının altına oturup mola veriyorlar. Mevsim bahar… Her yer papatya ve gelincik… Gelincikler kan kırmızısı…
***
Kadir Dede gözünü ocaktaki alevlerden tekrar baldırındaki şarapnel yarasına çevirdi. “Çok kan aktı çok…” Diye konuşmaya başladı: “Kör Hacı Ali ile hastanede epeyce yattık, yaralıların inlemeleri, ölenlerin Şahadet sesleri hala kulaklarımda… Sonra ikimizi de hava değişimine gönderdiler. Günlerce süren yolculuktan sonra Eşme İstasyonu’nda indik. Oradan köyümüze Medele’ye kadar saatlerce yürüdük. Köyümüze yaklaştığımızda yolumuzun üstünde “Taşkesik” mevkiindeki bağımızda uzaktan babamgili gördük, çalışıyorlardı. Onlar bizi görmediler. Çok susamıştık, hemen meşenin gölgesindeki testiden su içmek için koştuk. Gölgede oynayan küçük kardeşim bizi görünce halimizden korkmuş olmalı ki ağladı ve bağırarak bağın öteki ucuna babamgilin yanına koştu gitti… Arkasından “Dur!... Ben, senin ağabeyinim” dedim; ama o çoktan varmıştı babamgilin yanına…”
***
Baba, Seddülbahir’e her gelişinde dedesinin anlattıklarını tekrar anımsar ve bunların etkisinden uzun süre kurtulamazdı.
Sonra, Ertuğrul Koyu’nun öteki ucundaki Yahya Çavuş Anıtına gittiler… “Bir manga asker ve bir de Yahya Çavuş’tular…” Çıkartma yapan koca bir düşman birliğini bir manga askerle durdurabilmiş yiğit bir adam Yahya Çavuş. Askerlerini dağınık olarak yerleştiriyor ki düşman kalabalık bir askeri birlik sansın onları… Ancak, akşama kadar dayanabiliyorlar. Yahya Çavuş şehit olduğu yerde bulunduğunda, hali görenleri şaşkına çevirmişti; kopmak üzere olan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağlayarak sürüne sürüne, ölünceye kadar savaşmaya devam etmişti.
Kabatepe’deki müzeyi ve Conk Bayırı’nı gezmek için yola devam ediyorlar… Kabatepe Müzesi bu bölgedeki müzelerin en kapsamlısı. Savaşın her karesini gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Analara, sevgililere yazılmış ayrılık ve özlem mektupları, günlükler… Parçalanmış vücut parçaları… İçinde, kopmuş ayağıyla asker postalı… Savaş anında havada çarpışıp birbirine kaynamış kurşunlar… Hepsi de savaş anının heyecanını, duygularını yeniden yaşatıyor izleyenlere…
Anzak Koyun’dan (Arıburnun’dan) Conk Bayırı’na doğru tırmanırken önce “Kahraman Mehmetçik Anıtı’na” uğruyorlar. İnsanları çok etkileyen bir öyküsü var bu anıtın; üstelik yabancıların ağzından anlatılan bir anı: Savaşın en yoğun anında siper savaşlarının neredeyse sekiz on metre yakın mesafede yapıldığı bir anda bir Anzak subayı vurulup yere düşüyor. Yaralı olduğu için inleye inleye çırpınıyor. Bizim kahraman askerimiz kurşun yağmuruna rağmen siperinden çıkarak yerdeki düşman subayını kucaklayıp onu karşıdaki siperine götürüp bırakıyor ve tekrar kendi siperine dönüp kaldığı yerden savaşmaya devam ediyor.
Sonra, 57. Alay Şehitliği… Hiçbiri sağ kalmayan, hepsi de şehit olmuş kahraman birliğimiz… Savaş alanında kanları derecikler halinde akan kahraman birliğimizi, bakın yabancılar nasıl anlatıyor: (Avusturya’nın Melbourne Müzesi’nde 57. Alay Sancağı bir köşede sergilenmektedir. Altındaki büyük bir levhada şunlar yazmaktadır) “Bu Alay Sancağı Gelibolu Savaş Alanı’ndan getirilmiştir. Ama tutsak edilmemiştir. Çünkü Türk Ordusu’nun milli geleneklerine göre, bir alayın sancağı, alayın sonuncu eri ölmeden teslim edilmez. Bu Sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı’nın Sancağı’nı selamlamadan geçmeyiniz.”
Yukarıya doğru tırmanıyorlar, Conk Bayırı’nda Mustafa Kemal’in büyük heykelini görünce heyecanlanıyorlar. Bu anıt, savaşmaya değil ölmeye gitmenin anıtı sanki savaş anını yeniden yaşatan bir anıt:
O yıllar ne garip yıllar! Birinci Dünya Savaşı’na Almanların ve Enver Paşa’nın oldubittisiyle giriyorsunuz. Zaten, ülkenin başında Alman hayranı bir yönetim var. Çanakkale Savaşı’nın başından itibaren Türk Ordusu’na Otto Liman Von Sanders adında Alman bir general komuta etmektedir.
İtilaf Devletleri özellikle Nusret Mayın Gemisi’nin mayınlarından ve kahramanca bir savunmadan sonra, Çanakkale Boğazı’ndan geçemeyeceklerini anlayınca yeni bir taktik geliştirmeye başlıyorlar. Buna göre Yarımada’nın Saroz Körfezi tarafından, Arıburnu’ndan karaya çıkacaklar ve Marmara Denizi’ne inmeyi deneyeceklerdir.
Buğday sarısı saçlarının altından, deniz mavisi gözleriyle her şeyi önceden görebilen Albay Mustafa Kemal, düşmanın yapacaklarını, usta bir satranç oyuncusu gibi öngörebildiği için bütün askeri birliklerin Conk Bayırı (Arıburnu/Anzak Koyu) yönüne doğru ilerlemelerini sağlamış ve komuta yetkilerini ele almıştır. İşte, Çanakkale Savaşı’nın kazanıldığı an bu kararın alındığı andır.
Mustafa Kemal’in en önde savaşırken göğsünden yaralandığı Conk Bayır’ındaki bu savaş Anzakların karaya çıkmasını da önleyerek savaşın yazgısını değiştiren bir andır.
Çanakkale Savaşı… Çoğu eğitimli ve subay 250 bin insanımızın şehit olduğu ve kazandığımız halde (Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktığımız için) kaybetmiş sayıldığımız bir savaş… Şehitlerimizin kanıyla yazılan “Çanakkale Geçilmezin“ ardından üç yıl sonra, 1918’de İtilaf Devletlerinin elini kolunu sallayarak Boğazlardan geçip İstanbul’u işgal ettikleri bir savaş…
***
Saroz Körfezi’nde güneş batmak üzere… Yorgun güneş yansımaları denizi kan kırmızısıyla boyuyor… Onlar, Anafartalar’dan, Biga’dan yollarına devam edip Çanakkale’ye dönecekler... Duygu yüklüler… Dokunsanız ağlayacaklar… Sanki uzaklarda, dağların ötelerinde bir yerlerde “Sarıkamış Ağıtları”, “Yemen Türküleri” söyleniyor… Kim bilir belki de onlara öyle geliyor… Ama onlar Ruhi Su’yu dinlemeye devam ediyorlar:
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Gençliğim eyvah!...