Zil, Şal ve Gül


EGELİFE, 01 HAZİRAN 2008, YIL: 5, SAYI: 53
ZİL, ŞAL VE GÜL ÜLKESİ İSPANYA

Yazı ve fotoğraflar: Nizami ÇUBUK
www.nizamicubuk.com


"Zil, şal ve gül, bu bahçede raksın bütün hızı...
Zevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.” (Yahya Kemal Beyatlı)

Uçağımız Atatürk Hava Limanı’ndan kalktıktan sonra İstanbul’un üstünde döne döne havalanarak, ta bulutların üstüne kadar çıkıyor… Yönümüz zilin, şalın ve güllerin ülkesi İspanya... Her zaman alışık olduğumuz durumun tersine gökyüzünde bulutlara üstten bakmak çok heyecan verici… Engin gökyüzü, küme küme pamuk yığını bulutları ve yatay akşam güneşiyle inanılmaz güzellikler sunuyor bizlere. Güneşin peşinden gidiyoruz ama nafile… Yaklaştığımızı sandığımız bir anda bizimle oyun oynuyor… Ufuk çizgisinden el sallayıp kayboluyor. Belli ki o artık öte dünyaların yeni doğan güneşi olmak istiyor. Karanlıklar içinde İspanya’ya Madrid’e inerken yorgun şehir ışıkları karşılıyor bizleri…
Ve serin bir Madrid sabahında heyecanla turumuza başlıyoruz. Aslında eşim Nigar ve ben, Erasmus değişim programı öğrencisi olarak Alicante’de okuyan oğlumuz Cankut’u da görmek istiyorduk. Bu nedenle Cankut ve Alman arkadaşı Anna Madrid’e gelerek, bizi birlikte karşıladılar ve şimdi turda beraber gezeceğiz.
Madrid’de panoramik şehir turuyla caddeleri, meydanları, parkları ve anıtları tanımaya çalışıyoruz. Rehberimiz bizi önce boğa güreşlerinin yapıldığı en ünlü arenaya Plaza de Toros’a götürüyor. Boğa güreşlerinin yapıldığı zamana denk gelmediği için ancak dışından seyrediyoruz, fotoğraf çekiyoruz.
Sonra rehberimiz çok heyecanlı bir sesle “Şimdi sizleri Real Madrid Stadyumuna götüreceğim” diyor ve bunu çılgınca alkışlayanlar bile oluyor. Şaşırıyorum. Az sonra gerçekten stadyuma geliyoruz, bazı futbol fanatikleri Real Madrid tabelasının önünde hatıra fotoğrafı bile çektiriyorlar.
Şehir turuna devam ediyoruz… Binaların çatılarında, cephelerinde meydanlarda ve parklarda özgün tasarımlanmış ya da antik çağlardaki eserlerden kopyalanmış anıtlar heykeller sergilenmekte. Meydanın birinde fıskiyelerin arasında Neptün (Deniz Tanrısı Poseidon) denizatlarının çektiği bir arabanın içinde anıt olarak sunulmuş. Rehberimiz mitolojik öyküsünü anlatıyor.
Sonra biraz yukarıda başka bir meydanda yine fıskiyelerin arasında arabasının üstünde soylu bir kadın heykeli bizi karşılıyor. Arabasını ise iki aslan çekiyor. Otobüsümüz etrafında dönerken rehberimiz “İşte bu da eski Yunanlıların bereket tanrıçası Kibele, en önemli özelliği ise iki azgın aslanı dövüştürmeden dizginleyebilmesidir. Burada bu anlatılmak istenmiştir” diyor. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Çok üzülüyorum. Anadolu’nun Ana Tanrıçasına ne büyük haksızlık bu…
Kraliyet Sarayına (Palacio Real) gidiyoruz. Otobüsten iner inmez rehberin yanına gidiyorum. Ona “Kibele’nin Anadolu’nun Tanrıçası olduğunu en önemli özelliğin ise üremeyi ve beslemeyi simgelediğini ve eski zamanların bütün tanrıçalarına kaynaklık eden bir tipleme olduğunu anlatıyorum. Anadolu’nun Tanrıçası Kibele’nin Madrid’e nasıl geldiği ise ilginç bir konu olmalı” diyorum.
“Roma İmparatorluğu zamanında Kartacalılara karşı şanslarının artması için Romalılar Anadolu’dan Kibele Tapınağı’ndan kara bir taş parçası götürerek başkentleri Roma’ya dikmişler ve bunu Kibele Tapınağı’na dönüştürmüşlerdir. Bu tarihten sonra ise Romalıların kötü yazgıları değişerek savaşı kazanmaya başlamışlardır. Belki İspanyalılar da böyle bir mantıkla Kibele Anıtı’nı başkentlerine dikmiş olmalıdırlar” diyorum. “Kim bilir belki de İspanyollar Avrupa Birliğine girdikten sonra onlara uyarak Akdenizli ve Endülüslü geleneklerinden koparak yalnızca Yunan ve Roma Uygarlıklarına (Grekoromen) dayanan bir geleneklerinin olduğunu anlatmaya çalışmaktadırlar. Bunu yaparken hızlarını alamayarak Kibele’yi de Yunan Tanrıçası sanıp heykelini dikmişlerdir” diyorum. Rehber can kulağıyla dinliyor ve “Ama diyor kitapta da benim anlattığım gibi yazıyor” diye elindeki rehber kitabı uzatıyor. (Berlitz cep rehberi Madrid, Dost Kitabevi Yayınları, s. 39) üzüntüm bir kat daha artıyor. Rehber duyarlı bir arkadaş, “Hocam canınızı sıkmayın diyor, yeni öğrendiğim bu önemli bilgiyi bundan sonra hep sizin dediğiniz gibi düzelterek anlatacağım rahat olun.”
Plaza de Espana’da (İspanya Meydanı) Donkişot ve Cervantes Anıtına gidiyoruz. Donkişot ve Sanço Panço yel değirmenlerine saldırmaya hazırlana dursun, ünlü yazar Cervantes elinde divit kalem yeni öyküler yamaya başlamış bile…
Rehberimiz Madrid’in en ünlü meydanlarından Plaza de Mayor’da (Mayıs Meydanı) ekmek arası kalamarlarımızı yiyebileceğimizi ve sokak göstericilerini izleyebileceğimizi söylüyor. Otelimize nasıl dönebileceğimizi tarif ederek bizi serbest bırakıyor.
Evet, şimdi Cankut ve Anna bize Madrid’i gezdirecekler. Daha rahat ve gönlümüzce bir gezi olacak bu…
Plaza de Mayor, doğu kültürlerinden esinlenilmiş etrafı revaklarla çevrili geniş bir alan. Her köşesinde bir gösterici ve önlerinde kumbaraları… Hemen önünüze ilk çıkan ve heykel gibi hareketsiz duran ama birden size okunu çeken bir Kızılderili… Size okuyla kumbarasını gösteriyor. Hele fotoğrafını çekmek isterseniz bütün nazına katlamak zorundasınız. Az ileride Donkişot… Kumbarasına istediği parayı atmazsanız yüzünü kapatarak size hiç poz vermiyor. Cadılar, kovboylar, robotlar… Hepsi bu meydanda… Çalgıcılar gruplar halinde meydan konserleri veriyorlar; etnomüzikçiler, gitaristler, Flâmenkocular her biri başka bir köşede, bu meydanda… Anna daha önce Madrid’de bir süre kaldığı için her yeri biliyor. Ona müzeleri ve buraya özgü ne varsa oraları gezmeyi öneriyorum. Bunun üzerine, öncelikle Puerta del Sol (Güneş Kapısı) Meydanını görmek istiyoruz. Sonrada Flâmenko Barlara uğrayıp geleneksel İspanyol Flâmenko Danslarını izlemeyi planlıyoruz.
Evet, akşam saat 22.00 de Flâmenko Bardayız. Buraya özgü Kırmızı şarap kokteyllerimizi yani “Sangria” kadehlerimizi yudumlayarak topuk danslarını izliyoruz.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi... (Yahya Kemal Beyatlı)

Ertesi günü otobüsle Toledo’ya gidiyoruz. Burası surları, şehir kapıları, meydanları ve kiliseleriyle ilginç bir ortaçağ kasabası… Endülüs kültürünün etkilerini birçok yapıda açıkça görebiliyoruz. Surların içinde yeni yapılaşmaya izin verilmediği için tarihsel doku iyi korunmuş. Ortalık turist kaynıyor. İspanya dünya turizminden en büyük payı alan ülkeler arasında yer alıyor. Toledo’nun “Dımask” denilen el yapımı metal takı işleri çok meşhur. Ustasıyla konuşurken Türk olduğumuzu öğrenince, bu sanatın adını “Dımışk” yani Şam’dan aldığını, ülkelerine Endülüslerle birlikte geldiğini söylüyor.
Ortalıkta yoğun bir telaş görülüyor. Anna, bunun akşam yapılacak olan Paskalya gösterilerinin hazırlığı olduğunu söylüyor. Ancak buradaki süremiz doldu ve Madrid’e dönmek zorundayız. Aynı gösterileri orada da izleyebileceğimizi öğrenince seviniyoruz.
Madrid’de akşam yine Plaza Mayor meydanına gidiyoruz. Az sonra sokaklar ve caddeler giderek hınca hınç dolmaya başlıyor. Paskalya kortejinin geçeceği yerlerde insanlar töreni izlemek için yer kapıyor.
Kalabalığın içinde olanları izlemeye çalışıyoruz. Meryem ve Çarmıhta İsa heykelleri yanan mumlarla süslenmiş, İsa’nın çektiği acılar anlatılıyor olmalı. Heykeller özel bir kaide üzerinde bir grup tarafından omuzlarda taşınıyor. Önde kadın ve erkek görevliler yalınayak, ellerinde mumlar, çıngıraklar ve haçlarla yürüyorlar. Arada çocuklardan oluşan gruplar tütsü sallayarak törene katılıyorlar. Kortej çok yavaş ilerliyor. Birkaç adımdan sonra bir süre bekliyorlar.
Böylesine dinsel törenlerin Rönesans ve Aydınlanma Dönemlerini yaşamış Avrupa’da, üstelik çocukların da kullanılarak yapılıyor olmasına akıl erdiremiyorum. Belki de Katoliklerin bağnazlığı olmalı diyerek kendimi teselli etmeye çalışıyorum…
Ertesi günü trenle Segovia’ya gidiyoruz. Yağışlı bir gün… Burası da genel görünümüyle Toledo’ya çok benzeyen bir ortaçağ kasabası. En önemli tarihi kalıntısı ise Roma Dönemi’nden kalma çok uzun bir su kemeri. Şehir turundan sonra Madrid’e dönüyoruz ve zamanımızın çoğu yolculukta geçiyor. Akşam anca yatma zamanında otelimize varabiliyoruz.
Ve son günümüz, bu akşam Türkiye’ye dönüyoruz. Bugün Madrid’de yalnızca müzeleri gezmeyi düşünüyoruz. Madrid sanki tam bir parklar, anıtlar ve müzeler şehri…
Önce Prado Müzesi’ne uğruyoruz. Müzenin önünde dikili duran ünlü İspanyol ressamı Goya heykeli gelenleri selamlıyor. Bilet satılan gişede öğrenci ve öğretmenlere girişin ücretsiz olduğu yazılıyor. Görevliye pasaportumuzdaki “teacher” yazısını gösteriyoruz, başını iki yana sallayıp “Bu olmaz” diyor. “Bu belge bizim için geçerli değil” diyor. “Dünyanın her yerindeki öğretmenler doğruyu söyler inanmak zorundasınız, bu bizim resmi belgemiz” diyorum. Görevli kızarak yüzüme bakıyor. “Ya bilet alır girersiniz ya da dışarı çıkarsınız” diyor. Çaresiz, biletimizi alıp giriyoruz.
Cankut, müzenin koridorunda öfkeyle yürürken girişte yaşadığımıza benzer bir durumu İngiltere’ye girişte havaalanında yaşadığını anlatıyor. Anna’yla İngiltere’ye indiklerinde havaalanında Anna Alman olduğu için belgesini gösterip, geçiyor. Cankut Türkiye pasaportunu gösterince, sanki yasadışı bir işlem yapmış gibi göçmen bürosuna sorgulamaya götürülüyor. Erasmus öğrenci değişim programında İspanya’da okuyan bir üniversite öğrencisi olduğunu ve belgelerinin tam olduğunu söylüyor, ama nafile… On saat alıkonulduktan sonra tekrar İspanya’ya geri gönderiliyor. “Türkler yurtdışında haksız uygulamalarla karşı karşıya kalıyor, bunu çözebilecek bir yetkili yok mu?” diye tepkisini dile getiriyor. Ona yıllar önce Aziz Nesin’in de başından geçenleri anlatarak teselli etmeye çalışıyorum:
Yıllar önce Aziz Nesin Dünya Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak İngiltere’ye çağrılıyor. Fakat havaalanına indiğinde senin gibi uzunca bir sorgudan geçiriliyor. Aziz Nesin Dünya Yazarlar Birliği’nden biriyle görüşmek istiyor ve çağırtıyor. Gelen yetkili durumu görünce çok üzülüyor. “Siz ne yaptınız, bu adam bizim davetlimiz ve dünyaca ünlü bir yazar” diye görevlilere çıkışıyor. Aziz Nesin gelen yetkiliye “Ben sizi benim İngiltere’ye giriş yapmama yardımcı olun diye çağırtmadım. Ülkenizin uygulamalarını bir Türk olarak protesto etmek için çağırttım. Evet, İngiltere’yi Türkiye adına protesto ediyorum, ülkenize girmeyi reddediyorum ve ülkeme geri dönüyorum” diyerek dönüyor.
Cankut, gülümseyerek “Demek ki yalnız değilmiş” diyor.
Prado Müzesinin bütün galerilerini gezmeyi hedefliyoruz. Ama mümkün değil… Velazquez, El Greco, Murillo, Bosch, Rubens, Dürer, Tiziano, Raffaello, Tintoretto gibi büyük ressamların yapıtları önünde kendimizden geçiyoruz. Hele Goya’nın “Çıplak ve Giyinik Maya” adlı eserleri karşısında nefesimiz kesiliyor.
Thyssen Müzesi’ne gidiyoruz. Burada süreli sergilerde var. Modigliani sergisi daha yeni açılmış izleyiciler uzun kuyruklar oluşturuyor. Müzede 13. yüzyıldan günümüze 800’den fazla eser sergilenmekte. Fra Angelico, Van Eyck, Dürer, Rembrandt, Hals, Tiziano, Rubens, Manet, Monet, Renoir, Gauguin, Cezanne, ve Van Gogh gibi ünlü ressamların eserlerini hayranlıkla izliyoruz.
Sonra Arte Reina Sofia Müzesine gidiyoruz. Burada Picasso’nun Paris’ten gelen eserleri süreli olarak sergileniyor Ayrıca, Miro, Dali, Gris gibi sanatçılara ait eserler yer almakta ama özellikle Picasso’nun ünlü duvar resmi Guernica’yı ve yapılış aşamasındaki eskizlerini görmek inanılmaz duygular yaşatıyor bizlere…
Müzelerde Avrupa resim sanatını derli toplu panoramik olarak görebilme şansı yakalıyoruz. Erken Rönesans’tan başlayarak Avrupa resim sanatında özgürlükçü bir dönemin başladığını, dinsel etkilerden kurtularak insanın öne çıkarıldığı bir anlayışın geliştiğini bilirdik. Oysa şimdi daha netleşmiş duygularla İsa, Meryem ve havarilerden başka konunun işlenmediğini görüyoruz. Oldukça kısır ve bağnazca bir konu kısıtlaması bu… Pek bilinmese de aynı dönemlerde doğu kültürlerindeki minyatürlerde daha şiirsel ve masalsı konulara yer verildiği için yaratıcı imge zenginlikleriyle sunulmuştur. Dinsel konulardan kurtularak, günlük yaşamdan konuların seçiminin ise gerçekte, Protestan Flaman ve Felemenk Rönesans sanatçılarıyla birlikte ortaya çıkmaya başladığını anlıyoruz
Botanik Bahçesi’nin ve Retiro Parkı’nın serin ve gölgeli yollarında yorgunluğumuzu atarak akşam dönüş hazırlıklarına başlıyoruz.
Elveda İspanya!
Zil, şal ve güllerin ülkesi…
İstanbul’un üstüne, alaca şafak yeni günü müjdelerken geliyoruz. Uçak görevlileri İstanbul’a iniş için hazırlıklarımızın başladığını söylüyor. Eski zamanlarda İstanbullular Anadolu’ya güneşin doğduğu yer anlamında Anatolia derlermiş. Gerçekten Anadolu güneşi bütün şehri gül rengi yatay ışıkla aydınlatmaya başlıyor. İstanbul Boğaz’ı inanılmaz güzelliklerle karşılıyor bizi... Sanki eski zaman kubbelerinde kalmış hoş bir seda geliyor kulaklarıma… Uzaklardan çok uzaklardan bir eski zaman gramofonundan bir Münir Nurettin şarkısı… Ya da bana öyle geliyor…

“Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli…

Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden: ole!”
(Endülüs’te Raks şiiri:Yahya Kemal Beyatlı)