Nefes Nefese Sevda Yüklü Bir Ses


Nefes Nefese Sevda Yüklü Bir Ses

EGELİFE, 01 NİSAN 2008, YIL: 5, SAYI: 51
NEFES NEFESE
SEVDA YÜKLÜ BİR SES


Nizami ÇUBUK
www.nizamicubuk.com

Bin dokuz yüz yetmişlerin sonunda, Torosların yaylalarında, küçük bir mezrada çiçeği burnunda öğretmenim… Birden beşe kadar hepsi toplam on bir öğrencim var. Öğrencilerimi çok seviyorum. Yaratıcı ve üretken çocuklar…
Bahar aylarından birindeydik, güneşli bir gündü… Okulumuzun bahçesinde öğrencilerimin söğüt dallarını bıçaklarla yontarak düdük yaptıklarını gördüm. Derse girdiğimizde onların yaptıkları düdüklerden, çocukluğumuzda bizim de yaptığımızı ve onları öttürerek oyunlar oynadığımızı söyledim. Çocuksu bir sevinçle ve heyecanla paylaştım mutluluklarını…
Hemen, Dudu parmağını kaldırdı.
“Öğretmenim bizim yaptığımız düdükler ne olacak, dedemin bir kavalı var ki, nah bu kadar!” Diyerek kollarını sonuna kadar açtı. “Siz asıl onu görmelisiniz”.
Dudu’ya dedesinden izin alarak, o kavalı mutlaka getirmesini söyledim.
Ertesi gün, Dudu omzuna astığı kavalla okula geldi. Kaval, kilim motifli ve askılı bir kılıfın içindeydi. Kılıfından özenle çıkardım, evirdim çevirdim baktım… Bildiğim kavallara benzemiyordu. İki ucu açık ağaçtan bir boru gibiydi. Öttürmeye çalıştım; üstten denedim olmadı, alttan denedim nafile…
Kavalı tekrar Dudu’ya vererek, gönderdim. Dedesine selam söyledim. “Akşam, dedenin yanına çay içmeye geleceğim.” dedim.
***
Akşam Hüseyin Amca’nın yanına vardığımda, ocağın başında oturuyordu. Buyur etti. Ocağın bir yanında o, bir yanında ben, minderlere oturduk. Yüzünde yaşamın derin izleri olan, salkım saçak bıyıklarıyla bilge bir insan görünümündeydi… Hoş beşten sonra, söz köşedeki buğday çuvallarının üzerinde, duvarda asılı duran kavala geldi. Hüseyin Amca derin bir nefes alarak;
“Hocam kaval deyince beni yüreğimden vurdun” dedi ve tabakasını açtı… Tütün koyduğu ince kâğıdı parmaklarıyla yuvarlayarak sardı… Diliyle yalayıp yapıştırdığı sigarasını hemen dudaklarının kenarına iliştirdi ve közle yaktı. Derin bir nefes çektikten sonra, ağzından ve burnundan dumanlar savurarak konuşmaya başladı:
“Hocam, geldiğin zamanki gördüğün eşim, benim ikinci karımdır. İlk eşim sizlere ömür, öldü… O ölünce, konu komşu bir oldu; çocuklar dağılıp kalmasınlar, ocakları tütsün diye, beni yeniden evlendirdiler… Gel gör ki hiç de öyle olmadı… Gönlüm küstü, elim hiçbir şeye varmaz oldu. Çok sevdiğim kavalımı bile çalamaz oldum.”
***
Hüseyin Amca maşayla külleri karıştırarak konuşmaya devam etti:
“Çocukken sürüleri otlatmaya gittiğimde, yıldızlı gecelerin yalnızlığında, ta uzaklardan gelen yanık kaval sesleriyle oyalanır, onlara ıslığımla eşlik ederdim. Benim de böyle yanık havalar çalan kavalım olsun isterdim.
Bir gün babama, bana kaval almasını söyledim. Toprağı bol olsun, hayır demedi.”
***
“Kasabanın pazarına gittiğimizde doğruca kavalcı Ali Rıza Usta’nın dükkânına vardık. Ali Rıza Usta tornasında, kurumuş kiraz dallarından kaval yapıyordu. Selam verip, kolay gelsin dedikten sonra, kaval almaya geldiğimizi söyledik. Elinde bitmiş kavalının kalmadığını söylediğinde, sanki dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Dokunsalar ağlayacaktım… Ali Rıza Usta, başını kaldırdı ve babacan bir tavırla gözlüklerinin üstünden yüzüme baktı… Elini omzuma koyarak:
‘Gerçekten çok mu istiyordun?’ dedi.
Boğazım düğümlendi, konuşamadım. Konuşsam ağlayacaktım. Başımı salladım.
‘Sen bunu çok istiyorsun gözlerinden belli’ dedi.”
Kısa süren bir sessizlikten sonra:
“Şu duvarda asılı gördüğün kaval var ya, işte o, bana rahmetli ustamdan kalmadır. Yıllardır gözüm gibi saklarım onu. Ben yaşlandım. Çocuklar da heves etmediler. Oysa kaval dediğin çalınmak ister, nefes nefese türkülere eşlik etmek ister. Senin çok istemenden etkilendim, heyecanlandım.” Dedi. Saçlarımı okşadı. “Bu kavalın gönlünü küstürmeyeceğine ve bu kavalı nefessiz bırakmayacağına söz verirsen, sana verebilirim… Ancak, senden besili bir koç isterim.” Dedi.
“Hemen her dediğine çocuksu bir saflıkla, başımı sallayarak kabul, tamam dedim ve elini öptüm. Kavalı elime aldım. Yerimde duramıyorum… Babamla sohbete daldılar ama ben neler konuştuklarını heyecanımdan duymadım bile...
Dönüş için, erkenden yaylanın yolunu tuttuk…”
***
“Kavalım olalıdan beri sürümüzü hevesle otlatmaya götürüyordum artık… Yıldızlı gecelerde ben de kaval çalmaya başlamıştım… Yanık sesli kavalım sessiz gecelerde yalnız ve zavallı gönlüme yoldaşlık ediyordu...
Yalnız gecelerin sabahında, yorgun kavalımı iyice yağlayıp güneşin karşısına koyardım; ısınıp kurusun diye… Yağlanıp, ısınan kavalın gevrek sesi bir başka olur…
Kuşluk vakti, sürüyü ağıla götürmeden önce, toz duman içinde derenin aşağısındaki pınara indirirdim. İşte tam o sırada kavalımı çıkarır, kepeneğimin üzerine uzanarak horlatmalı uzun havalardan en yanık olanını bir daha çalardım… Bunu duyan komşumuzun güzel kızı Dudu, hemen testisini alır, pınarın başına su doldurmaya gelirdi… Göz göze gelirdik… Utancımızdan konuşamazdık… Ona bakmaya hiç doyamazdım… O da utanarak bana bakar ve gülümserdi… O an, sanki yüreğim ağzıma gelecek gibi olurdu…”
***
Hüseyin Amca sigarasını tazeledi. Derin bir nefesten sonra ocakta yanan ateşi toparladı. Külleri eşeleyerek anlatmaya devam etti:
“Günü geldi, Dudu yengenle evlendik… Bizi buluşturduğu için bu kavalı o da çok severdi. Bu yüzden kavala nakışlı güzel bir kılıf örüverdi.
Zamanla çocuklarımız oldu. Mutluyduk… Ama gel gör ki kahrolası kötü yazgımız bizi ayırdı…” Hüseyin Amca’nın gözlerinden yaşlar süzüldü, sesi titredi… Yutkunarak devam etti:
“Senin öğrencin Dudu’nun adı var ya; işte o rahmetlinin adıdır. Eşim, son doğumunu yaparken, sizlere ömür, öldü… Kahroldum, yıkıldım hayata küstüm… O gün bugündür kavalı duvara astım, orada duruyor. Bir daha elim hiç mi hiç varmadı çalmaya…”
Hüseyin Amca yerinden kalktı. Duvardan kavalı aldı.
“ İstersen sana vereyim götür, çal.” Dedi.
Eğer gönlü olursa kavalı satın almak istediğimi söylediğimde, uzun uzun düşündü. Sonra başını kaldırdı:
“Hocam… Ali Rıza Usta da bana verirken böyle demişti ya… İşte bende sana verirken aynı duyguları taşıyorum… Ben de senin bu kavalın kıymetini bileceğinden eminim.” dedi. O sözünü bitirmeden, “öyleyse ben de sana besili bir koç alırım” dedim. Gülümseyerek, başıyla tamam dedi. Ancak eşi Dudu’nun ördüğü nakışlı kaval kılıfını hatıra olarak alıkoyacağını söyledi. Geç vakit elimde kaval evimin yolunu tuttum.
***
Hüseyin Amcayla baba oğul gibi olmuştuk. Her gün buluşuyorduk. Bana kaval çalmayı öğretiyordu…
Zamanı geldiğinde tayinim Denizli’ye çıkmıştı. Yükümü katıra sarıp ayrılacağım günün sabahında, elinde nakışlı kaval kılıfıyla Hüseyin Amca yanıma geldi. Boynuma sarılarak ağladı… Kavalı eline aldı; yüzüne sürerek öptü, kokladı… Horlatmalı yanık bir hava çaldı… Sonra kıldan fırçasıyla içini temizledi. Özenle nakışlı kılıfının içine koydu…
“Nizami hocam, sana güveniyorum… Sen Dudu Yengenin hatırasına sahip çıkabileceksin… Gözüm arkada kalmayacak… Kavalı verip de kılıfını vermemek olur mu?” Diyerek kılıfıyla birlikte kavalı uzattı… Haydi, yolun açık olsun!… Sakın ha!... Kavalı türkülerden uzak tutma!... Nefessiz bırakma!” diyerek gözyaşlarıyla uğurladı…
***
Hüseyin Amca’dan devraldığım emanet, hala dediği gibi; Dudu Yengenin sevgisinin sıcaklığında nefes nefese sevda yüklü bir ses olarak yankılanıp duruyor… Koylarda koyaklarda…