Tarihsel Expo


EGELİFE, 01 OCAK 2008, YIL: 4, SAYI: 48


ANDOLU UYGARLIKLARINDA
YAŞANMIŞ GERÇEKLER
EXPONUN
EN ÇOK BİZE YAKIŞTIĞINI SÖYLER



Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
ncubuk@msn.com ncubuk@msn.com
www.nizamicubuk.com



“ …Ege’de yaşayan insanlar,
Kentlerini,
Bizim yeryüzündeki bildiğimiz en güzel gökyüzünün altında,
En güzel iklimde kurmuşlardır…” Herodot


Anadolu Uygarlıkları insanoğlunun düşündüğü, ürettiği ve ortaya koyduğu en güzel değerleri bağrından çıkarmış en büyük tarihsel mirasımızdır.
Bugünü doğru anlamanın yolu dünde olanları olabildiğince fark ederek benimsemekten geçiyor.
Expo denilen bütün dünyanın katıldığı fuarcılık ve sergileme etkinlikleri en çok Türkiye’ye ve tabiî ki İzmir’e yakışıyor...
Neden mi?
Hadi, sarılın kanatlı atlarınızın uçuşan yelelerine, zaman içindeki yolculuğumuza çıkıyoruz, hep birlikte…
Anadolu bozkırlarında küçük yerleşimlerden oluşan toplumsal düzenlerin kurulu olduğu yıllar…
Bugün höyük dediğimiz arkeolojik yerleşimlerde, o yıllarda insanlar toplumsal yapılarına uygun güvenli ve üretken günlük hayatlarını sürdürmektedirler… Henüz siyasal bir kimlik ve birlik yok… Kullandıkları temel malzemeye bakarak “Tunç veya Bronz Çağı” denilmiş bu yılların adına…
Ve derken, M.Ö. 2. binin başlarında Tunç Çağının ortalarına giriliyor. Bu çağın en belirgin özelliği Mezopotamya ile başlayan çok sıkı ve iyi örgütlenmiş ticaret ilişkileri ve bunun sonucunda yazının Anadolu’ya girmesidir.
Anadolu ile Mezopotamya arasında Cilalıtaş Çağı’ndan beri var olan ve Anadolu’dan götürülen çakmaktaşı ticaretine dayanan sistem, bu kez maden ticaretinin artmasıyla ters yönde işlemeye başlamıştır.
Tunç yapımında ihtiyaç duyulan kalay Anadolu’da az bulunduğu için Mezopotamya kalayına ihtiyaç duyulmuş ve bu kalayı Anadolu pazarına getirme işini de Asurlu tüccarlar üstlenmiştir. Büyük kervanlarla Anadolu’ya gelen tüccarlar, kalayın yanı sıra parfüm, kumaş gibi malları da getiriyor, yerine altın, gümüş ve değerli taşlar götürüyorlardı. Bu ticaret karşılığında yerli beylere vergi de ödüyorlardı. Asurlular ticaret ağını sağlamlaştırmak amacı ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Karum adı verilen ticaret merkezleri kurmuşlardı. Bunların merkezi ve en büyüğü Kayseri Kültepe’deki Kaneş Karumu’dur. Bundan başka Hattuşaş, Alişar, Acemhöyük, Karahöyük gibi yerleşimlerin de aralarında olduğu dokuz yerde daha Karumlar kurulmuştu.
Asurlu tüccarlar bu günkü yol güzergâhını ve sınır kapılarını kullanıp Toroslar’daki geçitlerden aşarak katır sırtında yüklerini taşımışlardır. Bu uzun yolculuklarda güvenliği sağlanmak için Asur’dan Orta Anadolu’ya uzanan yol üzerinde Wabartum denen küçük konaklama birimleri oluşturulmuştu. Tüm bu olaylardan dolayı bu döneme aynı zamanda Asur Ticaret Kolonileri Çağı da denilmiştir
Bu dönemde Ticaret Kolonileriyle birlikte Sümerlilerden beri kullanılmaya başlayan çivi yazısı Anadolu’ya girmiş ve yaygın olarak anlaşmalardan ticarete, evlenme belgelerinden miras paylaşımına kadar her alanda kullanılmaya başlanmıştır. Kaneş, Hattuşaş, Alişar ve Karahöyük gibi Anadolu bozkırındaki yerleşmelerde yapılan kazılarda binlerce tabletten oluşan arşivlere rastlanmıştır. Bu tabletler pişmiş kilden yapılmış olup Asur çivi yazısıyla yazılmışlardır.
Koloni Çağı’nın sonlarında Kültepe Karum’u Orta Anadolu’nun birçok yeriyle birlikte M.Ö. 1725 yıllarında bir yangınla son bulmuştur. Olasılıkla yerli beyler arasındaki çekişmelerden kaynaklanan bu olaylardan sonra ufukta Hitit Devleti belirmeye başlamıştır.

Sonra, çok sonra “ovalarından bal derelerinden altın akan” Lidyalılar Dönemi…
Dünyada parayı ilk kullanan uygarlık yılları…
Para kullanmak öylesine bir yenilik değil; malı malla takas etmeye dayanan ilkel ve yorucu bir ticaretin yerine daha pratik ve kolay bir yöntem olan bu yeniliğin getirilmesi Dünyayı birbiriyle kaynaştıran bir yenilik.
Lidyalıların dünyayı buluşturan yenilikleri bununla da kalmıyor. Ege’nin zenginliklerini Mezopotamya’ya götüren, oraların bereketini bolluğunu buralara getiren ünlü Kral Yolu da o yıllarda yapılıyor. Kral Yolu, aslında ticaretin güvence altına alındığı en hızlı ve en önemli ulaşım sistemidir.
Anadolu’daki antik kentlerde bugün bile hayranlıkla gezdiğimiz kalıntılar arasında en önemli yerlerden biri de agoralardır.
Agoralar kentin merkezinde toplumsal yaşamın kalbi gibidir. Şehrin pazaryeridir, meydanıdır... Ama aynı zamanda ticaretin merkezleridir. Tanıtımlar, sunumlar ve alışverişler burada yapılırdı…
Dünyanın en ünlü agoraları İzmir, Efes ve Milet gibi liman kentlerimizdedir. Eski zaman seyyahları agoralardaki günlük hayatı; satıcıların çığırtkanlıklarını, yabancı kervanların telaşlı yük indirmelerini, geveze filozofların nutuklarını ve oyuncuların gösterilerini tek tek sayarak anlatırlar. Özenli anneler çocuklarının agoralardaki küfürlü konuşmalardan etkilenmesini önlemek için oralara çok sık gitmemelerini öğütlerdi.
Dünyanın en ünlü ozanı İzmirli Homeros,
Tarihin babası Bodrumlu Herodot,
Tarihteki ilk ve en ünlü coğrafyacı Amasyalı Strabon,
Dünyayı avucunun içi gibi bilen Piri Reis
Ve gezginlerin piri Evliya Çelebi…
Anadolu Uygarlıklarının farklı dönemlerine ilişkin kentleri, pazarları ve insanları övünçle tanıtırlar…
Dünya insanlarına bize özgü konukseverliği ve dünyalı olan yanımızı anlatırlar.
Mevlana’nın dünyayı sarıp sarmalayan hümanizması ise bunun en doruğa çıktığı ifade biçimidir:
“Gel, kim olursan ol yine gel…”
Ortaçağ’da Haçlı Seferleri ortalığı kan gölüne çevirirken Anadolu’da Selçukluların kurduğu yol sistemiyle kervanlar ülkenin bir ucundan öteki ucuna “bir gün batımı” arayla yapılmış hanlarda, kervansaraylarda konaklayarak güvenle ilerliyordu. Genel anlamda İpek Yolu ile bağlantılı bir yol sistemiydi bu kervan yolları… Alaca şafağın umutlarını yorgun gecelere taşıyan yollardı. Yüklü kervanları pazarlara, panayırlara taşıyan yollardı.
Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Sultan Ahmet Meydanı’ndaki bayramlar, şenlikler ve kırk gün kırk gece süren düğünler…
Alışveriş merkezleri kapalı çarşılar
Yabancı elçilerin hayranlıkla izleği eğlenceler, ama ille de Lale Devri eğlenceleri…
Ve İzmir’de açılan “İzmir Enternasyonal Fuarı”…
Çocukluğumuzun ve gençlik yıllarımızın eğlence merkezi…
Yabancı ülkelerin sergilerini, sunumlarını izleyebildiğimiz Dokuz Eylül’le bütünleşen fuar günleri…
Evet, işte bu yüzden, Expo en çok bu ülkeye yani İzmir’e yakışır.
İnanmayan düne baksın… Yarını görecektir...