En Çok Promete'ye Benzer Öğretmenler


EGELİFE, 01 ARALIK 2007, YIL: 4, SAYI: 47

EN ÇOK
PROMETE’YE BENZER
ÖĞRETMENLER
Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
ncubuk@msn.com ncubuk@msn.com
www.nizamicubuk.com
“Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” Atatürk
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” Hz. Ali
“Öğretmenlik Tanrı mesleğidir” Anonim


Öğretmenlik mesleğine ilişkin ne çok güzel söz vardır. Saymakla bitmez… Öğretmenler bunlardan daha fazlasını hak ederler, bundan hiç şüphe yok… Ancak, hepsi de “gönül almaktan” öteye geçemeyen beylik sözler olarak kalmıştır, okunmayan kara kaplı defterlerde…
Öğretmenlik mesleği biraz da Promete olmaktır.
Olimposlu Tanrıların ateşini ve ışığını alıp yeryüzündeki ölümlü insanlarla paylaşmaktır.
Belkide bundandır, eğitimin simgesinin yanan meşale olması…
Evet, evet bu yüzdendir öğretmenlerin ötelenip, iteklenmesi… Kaf Dağı’nda alıcı kuşların pençelerine acımasızca terk edilmesi…
Öğretmenler ve Promete ne kadar da çok benzerler birbirlerine…
Promete, sözcük olarak önceden gören anlamına gelir. Mitolojiye göre ise sezgisiyle, bilgisiyle Tanrılara bile yol gösteren bir kahramandır… Çamurdan yarattığı ilk insana bilimi, sanatı ve felsefeyi öğretmek için Olimpos’tan Tanrıların ateşini ve ışığını çalan uygarlığın öncüsü bir kahramandır.
Eski zamanlarda, Olimpos Dağı’nı otağ kuran Tanrıların buyruğu gereğince Promete ve kardeşi Epimete, yeryüzündeki canlıları çamurdan, balçıktan yaratmaya başlamışlardı… Tanrı Zeus ise onların yarattıkları canlıları donatmak üzere onlara istedikleri armağanları gönderiyordu. Epimete, Zeus’un isteklerini hemen yerine getirmiş, türlü türlü canlılar yaratarak, onları kanatlarla, kürklerle, pençelerle donatmıştı. Promete ise zamanını tanrılara benzeyen bir canlı yaratmak için harcamıştı ve eserini bitirdiğinde ise ne yazık ki gönderilen tüm armağanlar tükenmişti… Şimdi uğruna merhamet dilenmek zorunda kaldığı eseri yani insan, basit bir gecikme nedeniyle eksik kalmış, bu yüzden de geceleri üşüyor, karanlıkta yırtıcı hayvanlara karşı korumasız kalıyordu.
Promete olanlara öfkeliydi…
Ve bir gün:
“Neden?” diye çıkıştı Zeus’a
“Onları neden kurtarmıyorsunuz, oysa size ne kadar da benziyorlar?”
Her şeyi bilen ve her şeyi gören Zeus, “Hayır!” dedi.
“Onlara yardım etmeyeceğim, verebileceğim tüm armağanlar onlara yalnızca acı ve felaket getirecek… Şu an neyse öyle kalmaları onlar için en iyisidir.” diyerek kestirip attı…
Bir an için Promete ile Zeus göz göze geldiler. Promete, Zeus’un güçlü ama acımasız olduğunu, değil kendisinin çamurdan yarattığı insanları, Olimposluları bile zor bir durumdan kurtarmayacağını biliyordu aslında...
Promete, Zeus’un babasından tahtını ele geçirmesinde ona yardım bile etmişti… Ancak, Zeus kendine benzeyen bu yeni yaratıklardan korkuyordu. Kim bilir gün olur elinden tahtını alıverirlerdi.
Promete, bunca iyiliğine ve yaratıcılığına karşın hak ettiği değeri görmediğini düşünüyordu. Kararını vermişti, adına lâyık olacaktı.
Gerekli özeni gösterip, hesabını yaparak bu derdi bertaraf etmeliydi. Böylece hem özene bezene yarattığı insanlara sahip çıkmış, hem de Olimposlu Tanrılara kim olduğunu göstermiş olacaktı.
Promete, Olimposlu Tanrılar kadar güçlü olsunlar diye İnsanlara bina ve gemiler inşa etmeyi, tohum ekmeyi, maden çıkarmayı, sayıları saymayı, alfabeyi okumayı, aletleri ve ilaçları yapmayı öğretti. Promete’nin öngördüğü gibi, insanlar öğrendikleriyle rahata kavuşunca yüzleri gülmeye başlamıştı. Ah!.. Soğuk ve karanlık geceler de olmasa her şey ne iyi olacaktı…
Promete bir gece sessizce Tanrılara ait olan ateşi çalmak için Olimpos’un doruğuna tırmandı ve tutuşturduğu meşaleyle, heyecanla koşarak indi dağdan insanların arasına… İnsanlar, ateşi görünce önce korktular… Ancak, ateşin ısısı soğuk geceyi çoktan ısıtmaya başlamıştı bile… Ateşin sıcaklığı ve aydınlığı insanların hemencecik etrafında toplamasına yetti. Isınan ve aydınlanan insanlar artık daha dik duruyor, yüzlerindeki tanrısal ifade daha da keskinleşiyordu.
O, yapması gerekeni yapmış, Zeus’un sözlerinin aksine, tıpkı öngördüğü gibi, insanları daha güzel bir hayata kavuşturmuştu. Gördükleri Promete’yi memnun etti, doğru olanı yapmıştı.
Artık İnsanlar ateşi kullanarak öylesine rahat ve uzun yaşıyorlardı ki, görenler onları da tanrı sanabilirdi. Güvenle ve sürekli olarak çoğaldılar, öğrendikleri hayatı devam ettirmek için yeni yerleşim yerleri kurdular. Artık öyle çoklardı ki, Tanrılar aşağıya baktıklarında sadece onları görüyorlardı.
Zeus, Promete’nin insanlara verdiklerinden, öğrettiklerinden çok rahatsız olmuştu. Bu yüzden onun hemen cezalandırılmasına karar verdi ve Kafkaslar’a götürülerek, Kaf Dağları’ndaki kayalarda kırılmaz zincirlere vurulmasını istedi. Cezanın gereği olarak otuz bin yıl boyunca Zeus’un kartalı, her gün Promete’nin ciğerini deşti… Ancak onun ölümsüz bedeni geceleri kendini yenileyerek, yeni güne yeniden başladı. Ta ki can dostu Herkül onu zincirlerinden çözüp kurtarıncaya kadar.
Her şeyi bilen Zeus’un öfkesi henüz dinmemişti. Değil mi ki İnsanlar ona ait olduğunu bildikleri halde ateşi kabul etmişlerdi. Onlara yeni cezalar vermeliydi… Zaten Promete’nin yarattığı insan yalnızca erkeklerden oluşmaktaydı. İşte bu durumdan sonuna kadar yararlanmayı düşünen Zeus, önce güzeller güzeli bir kız yarattı ve diğer Tanrılardan ona çeşitli armağanlar vermelerini ve bunları da bir kutuya koymalarını istedi. Kızın adına “bütün armağanlar” anlamına gelen Pandora denildi. Zeus’un Pandora’nın kutusuna koyduğu armağanı haylazlık, tembellik ve aptallık oldu… Son armağanı haberci tanrı Hermes sundu güzel Pandora’ya: Bu ise “kutuyu hiç açmaması” için sıkı bir uyarı idi...
Pandora’nın insanların arasına gelişiyle birlikte, insanların hiç bir eksiği kalmamıştı. Artık her sorun kolaylıkla halledilebiliyordu… Bir gün Pandora ona verilen hediyelerden birisi olan meraka yenildi ve kutuyu açtı. “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” diye boşuna dememişler. Kutunun açılmasıyla birlikte Zeus’un kini, intikamı dışarıya fırladı. İnsanlar, felaketlerle karşılaştılar. Tüm dünyayı yıkımlar, hastalıklar ve suçlar kapladı.
Pandora’nın Kutusunda geriye tek bir şey kalmıştı: Umut...
Umut… Ama boşuna umut… Zeus’un asıl cezası buydu insanlara... “Umut fakirin ekmeği”… İnsanlar bu umuda dayanarak, uzun süre Promete’nin geri dönmesini beklediler… Ama boşuna beklediler…
Oysa İnsanlar umuda kapılıp beklemek yerine, her biri birer Promete olmayı düşünemediler.
Öğretmenler de öyle… Ellerinde Promete’nin meşalesiyle, birlikte ama hep birlikte aşamayacakları hangi engeller vardır ki önlerinde…
Meşe ormanındaki ağaçları kesebilmek mümkün müdür, eğer baltanın sapı meşe dalından değilse?
Dağdaki kekliği avlamak isteyen acımasız avcı, kafesinde beslediği kekliğinin ötmesinden medet umar… Anlayacağınız kekliği kekliğe avlatmak için türlü düzenler kurar aklınca…
Arif olan, sönmeyen meşalesini alsın da gelsin, yol yordam belliyken…