Müziğin Kahramanı Orfeus


EGELİFE, 01 EKİM 2007, YIL: 4, SAYI: 44
müziğin kahramanı
ORFEUS


Yazı ve fotoğraflar: Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
www.nizamicubuk.com



“Senin ölümüne,
Vahşi hayvanlar, öten kuşlar, cansız kayalar yas tutuyor.
Senin için,
Kaç kereler ardından gelmiş olan ormanlar,
Saçlarını yolmuş yapraksız kalmış ağaçlar ağlıyor.
Irmaklar, kendi gözyaşlarıyla sularını çoğalttıklarını söylüyorlar.”
( Ovidius’dan Orfeus’a Ağıt)

“Ulusların, savaşların hatta direnişlerin kahramanlarını duymuştuk, biliyoruz… Kahraman şehirlerin adlarını ya da adı kahraman olan insanları da tanıyoruz, sorsalar teklemeden sayabiliriz… Ama ‘müziğin kahramanını’ hiç duymamıştık.” Dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Öyleyse kulak verin anlatacaklarımıza…
Olymposlu Tanrılar öyle hemen herkesi kendi dünyalarına almazlardı. Tanrılar meclisinde ölümsüzlük aşı Ambrosya yiyip, ölümsüzlük içkisi Nektar içmek kolay değildi. Ateşi ve ışığı kullanmak yalnızca onların olmalıydı. Bu yüzden cezalandırılmıştır Prometheus…
Sanatsal yaratıcılık da Tanrısal bir esinle olmalıydı. Bu nedenle Apollon şiiri, tragedyayı ve müziği dokuz perisiyle ilham olarak gönderirdi, yeryüzündeki ölümlü insanlara… Dionysos da “Alayı” ile gezerek öğretirdi şarabın coşkusuyla ortaya çıkan, eğlenceyi ve gösteriyi…
Orfeus, alıştığımız karaman türlerinden yani vuran kıran birisi değildi. O, çalgısı lir eşliğinde şiir okuyup şarkılar söyleyen çok duygusal bir sanatçı ve mitolojideki son kahramandı.
Kahramanlık destanı söyleyen ozanlara ilham veren esin perisi Kalliope ile Tanrı Apollon'un oğlu olduğu söylenir. Herhalde sanat yeteneği buradan gelmiş olmalıdır. Öyle ya “armut dibine düşer” derler… Trakya’da yaşamış olan Orfeus, üç telli sazı; lirini çalmaya başlayınca azgın akan sular durur, ormandaki en yabani yaratıklar bile uysallaşırdı.
Orfeus zamanını ormanda, esin perileriyle birlikte geçirirdi. Perilerin soyundan gelen güzel Eurydike'ye aşık olmuş, onunla evlenmişti. Eurydike bir gün ormanda gezinirken ayağını bir yılan sokmuş ve ölmüştü. Orfeus bunun üzerine lirini alarak karısının ardından Hades'e yani ölüler ülkesine gitmişti. Ölüm ülkesine girip çıkabilen kaç ölümlü kahraman vardır ki… Hades’in üç başlı yılan kuyruklu köpeği Kerberos’dan kurtulmak çıkıp dönebilmek mümkün değil… Bu hain cehennem bekçisi köpek girenlere kuyruk sallar, sürtünür… Ama çıkmak isteyenlere azgın bir canavar kesilir bırakmaz. Hades ve Orfeus işte bu zorlukları aşabilen kahramanların başında gelirler.
Orfeus'un yeraltında, ölüm ülkesinde kaldığı süre içinde cehennemde tüm işkenceler durmuş, güzel müziği ona yeraltının tüm kapılarını açmış, tanrı Hades bile duygulanarak gözyaşlarını tutamamıştı.
Uzun zaman sonra, Persefone ile Hades; ölüm ülkesinin tanrısı bu iki karı-koca Orfeus’un ezgi ve şiirlerindeki sanatın olağanüstü büyüsüyle yumuşayarak Eurydike’nin dünyaya dönüşüne izin vermişlerdi.
Yapılan anlaşma gereğince; önde ozan Orfeus, arkada ölü karısı Eurydike olmak üzere birlikte yürümeye başladılar. Ölüler ülkesinden çıkıp dünyaya doğru gerisin geri başlayan bu dönüş serüveni; Tanrılar ve insanlar tarihinde bir ilkti. Yürüyüş boyunca ayaklarını bastıkları yerler ya bulutların üstüydü ya da cehennemin toprak üstü boş karanlıklarıydı. Haliyle ayak seslerinin duyulması söz konusu bile değildi!... Cehennemden çıkana dek, Orfeus’un arkasına dönmesi de kesinlikle yasaktı...
Yürüyüş sırasında Orfeus; sevgilisinin ayak seslerini duymamasına karşın tanrıların sözüne güvenerek, ardı sıra yürüdüğünü varsaydığı Eurydike’sine sarılmak için dayanılmaz bir istek duymasına karşın bütün direncini ve istemini kullanarak ardına dönüp bakmıyordu...
Uzun ve zorlu bir yürüyüşten sonra, artık çamurlu ve korkunç vadilerin boşluklarını; ölülerin arada bir çığlıklarıyla inlettikleri karanlık hava katmanlarını aşmışlar; Cehennem’in çıkış kapısındaki o loş aydınlığa ulaşmışlardı.
Ama gerçekten de Orfeus, o ana dek ardı sıra yürüdüğünü düşündüğü Eurydike’sinin ayak seslerini hiç duymamıştı!... Belki de bu yüzden olacak, tanrıların uyarılarını unutup bir anda sevgilisi Eurydike’ye dönüp bakmak ve ona sarılmak gibi çılgınca bir isteğe kapıldı; çünkü yol boyunca bu türden yakıcı isteklerine karşı sürdürdüğü bütün istenç ve direncini artık yitirmişti. Ardına döner dönmez de Eurydike; sanki bir toz bulutuna dönüşüp Cehennem’in dipsiz karanlıklarına doğru savrularaktan, gerisin geri dönmeye başladı! Bir taraftan da zavallı Eurydike;
“ Bu ne çılgınlık böyle, seni beni yok eden?
İşte gene beni geri çağırır zalim kader,
Dört yanımı saran gece alıp götürüyor beni; elveda!
Giderim işte uzata uzata ellerimi sana...”
Diyerekten acı acı inliyordu. Bir çeşit toz duman bulutlarına dönüşmüş olan Eurydike, ölü ruhlara tutunaraktan, yeniden Orfeus’una doğru dönmek için nice yalvarıp yakarsa da; ne bekçiler, ne de yeraltı sandalcısı; hiçbiri artık onun geri dönüşüne izin vermiyordu!...
Orfeus, olduğu yerde dokuz gün dokuz gece, liriyle tanrılara yalvararaktan Eurydike’sinin dönüşünü bekledi. Ondan sonra da umarsız, dağlara bayırlara saldı kendini; durmadan şiirler söyledi, ağıtlar yaktı... Sonra Makedonya’daki Karasu ırmağının kıyısındaki havada asılı bir kayanın altında, yemeden içmeden tanrılara ve onların çizdiği acı yazgısına ilençler yağdırdı. Mağaralarda, ağaç gölgelerinde çalıp söyleyerekten tanrı Hades’le tanrıça Persefone’nin öte dünyalarının kapılarını açmasını boş yere bekleyip durdu.
Aşkından yana çektiği bunca umarsız yas, bu dilinden ve sazından mucizeler dökülen delikanlı Orfeus’u her ne kadar yıprattıysa da o; gene de güzelliği ve yakışıklılığından fazla bir şey yitirmedi. Trakya’nın en güzel kızları onunla birlikte olabilmek için durmadan peşinden koşuşup durdular. Ama o hiçbirine yüz vermedi.
Hep Eurydike dedi; başka birşey demedi. Gene bu arada tanrı Dionysos’un şölen alayından olan Menad adlı güzel cilveli kadınlar da, Orfeus’un ardına düştüler. Onu ellerine geçirip gönüllerince sevebilmek için her yola başvurdular. Kendilerini çok güzel bulan bu Menadlar, Orfeus’un soğukluğu ve ilgisizliği karşısında büyük bir eziklik ve sonunda taşkın bir öfkeye kapıldılar...
Gene elinde liri; Trakya’daki Meriç ırmağı kıyılarında yanık yanık Eurydike’sine olan aşkını dillendiren ezgilerini söylediği bir sırada, bu öfkeli ve azgın kızlar; Menadlar ellerindeki taşlarla, sopalarla saldırdılar ve Orfeus’u parçaladılar! Sonra da parçalarını Meriç ırmağına attılar. Onun kopuk başı hâlâ, “Eurydike... Bahtsız Eurydike...” diye başlayan şiirler döktürürken, aynı ırmağın alıp götürdüğü liri de; “Eurydike... Eurydike...” melodisini inleye inleye çalmayı sürdürüyordu. Orfeus’un Menadlarca parçalanan uzuvları, nehrin akıntıları uyarınca Ege Denizin’e ulaştı. Oradan da bu parçalar sürüklene sürüklene Midilli adasında karaya vurdu.
Trakya bölgesinin her yerinde Orfeus’un ölüsünü arayan teyzeleri esin perisi Musalar; bir duyum üzerine Midilli adasına geldiler. Büyük bir üzüntüyle Orfeus’un parçalanmış uzuvlarını biraraya getirerek, götürüp Trakya’da gömdüler.
Orfeus’un Trakya’daki mezarından başka, Olympos Dağı’nın eteklerinde de mezarı olduğu söylenir efsanelerde...
Sonuçta Orfeus ölünce, Cehennem denen tanrı Hades’in ülkesinde, Eurydike’sine kavuştu. Gene bu arada Orfeus’un teyzeleri olan güzel esin perilerinin ve babası tanrı Apollon’un girişimi ve yalvarmaları sonunda, Orfeus’un olağanüstü güzellikte ezgiler döktüren üç telli sazı liri, baş tanrı Zeus’un buyruğuyla gökyüzünde bir yıldıza dönüştürüldü...
Bu dönüşümden sonra aradan geçen binyıllar içinde birçok ozan; Akdeniz göklerindeki yıldızların birinden, bazı geceler usul usul, çok dokunaklı ve büyüleyici ezgiler döküldüğünü duymuş ve bunları aynen şiirlerinde dillendirmeye çalışmıştır...
Pamukkale’de Hierapolis Antik Tiyatro’sunda İtalyan Arkeoloji Heyeti ellinci yıl etkinliklerinde verilen klasik müzik konserinin açılış konuşmasında sunucu Ünlü İtalyan Tenor Pavarotti’nin ölümünü kastederek; “Gökyüzünde yeni bir yıldız parlamaya başladı… O, oradan bize doğru ışığını göndererek bizi selamlıyor…” demişti.
Sanki Orfeus’un yıldız olup parlamasının mitolojik öyküsü günümüz de bile hala sürüp gidiyor…