Mimar Sinan


EGELİFE, 01 NİSAN 2007, YIL: 4, SAYI: 38
“Dünyadaki Mimarların ve Zaman İçindeki Mühendislerin Başı”

(ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran)



KOCA SİNAN



Nizami ÇUBUK



Yapıcılar türkü söylüyor,

Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz daha zor.

Yapıcıların yüreği,

Bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

Ama yapı yeri bayram yeri değil…

(Nazım Hikmet)

Barış Manço bir programında anlatıyordu: Yurtdışında katıldığım bir televizyon programında sunucu bana: “Sizin ülkenizde sanatçılara değer verilmiyormuş, öyle mi?” Diye beni sıkıştırmaya çalışıyordu. Ben de hemen cebimden on bin Türk Lirası çıkarıp “Bak” demiştim: Bu paranın bir yüzünde, bütün paralarımızda olduğu gibi ulusal önderimiz Mustafa Kemal Atatürk var; Öteki yüzünde ise en büyük sanatçımız saydığımız Mimar Sinan ve onun başyapıtı Selimiye Camisi yer alıyor… Peki, ya sizin ülkenizde durum nasıl?” Diye cevap vermiştim.

Dünya, Mimar Sinan’ı biliyor. UNESCO tarafından 1988 yılı “Uluslararası Mimar Sinan Yılı” ilan edilerek, tüm dünyaya Sinan ve eserleri tanıtılmıştı.

Bütün dünyanın hayran kaldığı, bizimse adını okullara, caddelere verdiğimiz halde kenarından kıyısından birazcık tanıdığımız, Atatürk’ün ise “Heykeli yapılsın” dediği, bu büyük mimar kimdi ya da niçin büyük mimardı?

Gelin birlikte tanıyalım Koca Sinan’ı:

Mimar Sinan, bir yüzyıla yaklaşan ömründe, II. Bayezıt, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, ll. Selim ve lll. Murat olmak üzere beş padişah döneminde yaşamış, son üçü zamanında bizzat mimar başı (Bayındırlık Bakanı) olarak çalışmıştır.

Bu kadar yetkiyle donatılmış birisi olduğu halde, alçak gönüllü bir anlayışla sanatını çıraklık, kalfalık ve ustalık olmak üzere dönemlere ayırabilen, yaptıklarında Acem ve Frenk diyarında gördüğü güzelliklerin etkilerinin olduğunu söyleyebilen, gani gönüllü bir insandır. “Her daim su olup akmak isterdim” diyen Koca Sinan, vasiyeti gereğince mütevazı türbesinin önünde “Üç yol ağzında bir çeşme” olarak akmaktadır.

Yaşadığı dönem, büyük sanatçıların ve büyük başyapıtların ortaya çıktığı dönemdir. Leonardo Da Vinci gibi büyük sanatçıların yetişmesini sağlayan Rönesans aydınlanması, bu dönemde aklın ve bilimin yol göstericiliğinde sanat ortamlarına yeni olanaklar sunmuştur. Bunu en iyi değerlendirenlerin başında Sinan gelir.

Bütün eserlerinde mimarlığın üç temel anlayışı sayılan sağlamlık, estetiklik ve işlevsellik dengeli olarak uygulanmıştır. Bu yüzden bunca deprem görmesine rağmen, Sinan yapılarının hiçbiri zarar görmemiştir. Yapılar büyük ayakların üzerinde yükseldiği için duvarların taşıyıcı özelliği kalmamıştır. Bu nedenle çok pencereli yapıların ve aydınlık iç mekânların yapılabilmesi sağlanmıştır.

Yapılarının estetiğinde bir heykeltıraş titizliği vardır. Kubbelerin büyükten küçüğe, yukardan aşağıya inişinde ya da çıkışında senfonik bir ritim vardır.

Her şeyi yapabilecek gücü olduğu halde eserlerini, tarihsel mirasın devamı olarak kentsel bütünlüğe uyumlu olarak tasarımlamıştır.

Mimar Sinan bildiğimiz en eski çevrecilerdendir. Yaptığı yapıların saçak altlarına kuş evleri yapmış ve onların yemlerinin sürekli olarak sağlanması için de yapıların vakfiyelerine özel şartnameler koydurmuştur.

İyi bir örgütleyici olarak dönemin en iyi mimarlarını, hattatlarını, çini ustalarını bir araya getirerek büyük başyapıtlar ortaya koymuştur.

Çağını aşan teknikleri ve bilimsel uygulamaları kullanarak toplumsal sorunlara mimarlık boyutunda çözümler getirmiştir. Yaptığı uygulamalar bu anlamda oldukça ilginçtir. Su kemerleriyle uzaklardan getirdiği içme suyunu Taksim’deki kuleden tazyikli olarak tüm İstanbul’a dağıtmıştır (taksim etmiştir). Büyük Çekmece Gölü üzerindeki köprü, dünyada göl üzerine yapılabilmiş tek köprüdür.

Camilerdeki kandil islerinin özel hava dolaşımı bacalarından geçirilerek kurumlarının filtrelenip toplanması, müthiş bir uygulamadır. Kurumlar, hattatlar ve nakkaşlar tarafından mürekkep ve boya olarak kullanılmıştır. Yüksek kubbeli yapıların örümcek ağlarıyla kirlenmesini önlemek için tavana devekuşu yumurtaları astırmıştır.

Saydıklarımız Koca Sinan’ı farklı kılan güzelliklerden bazılarıydı…

Mimar Sinan, geçmiş bin yılımızda ülkemizin yetiştirdiği unutulmaz kişilerden birisidir. 1490’da Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğduğu, 1588'de İstanbul'da öldüğü bilinir. Aslında doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Ailesine ve yaşamına ilişkin kimi zaman yetersiz ve çelişkili bilgiler, çağdaşı Sâi Mustafa Çelebi'nin onun ağzından yazdıklarına, mimarbaşı olduğu dönemden kalan yazışmalara, kendi vakfiyesine ve yazarı bilinmeyen belge ve kitaplara dayanmaktadır.

Kaynaklara göre Sinan, I. Selim (Yavuz) döneminde 1512'de devşirilerek İstanbul'a getirildi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na verildi, 1514'te Çaldıran Savaşı'na 1516–1520 arasında da Mısır seferlerine katıldı. İstanbul'a dönünce Yeniçeri Ocağı'na alındı.

I. Süleyman (Kanuni) döneminde 1521'de Belgrat, 1522'de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526'da katıldığı Mohaç seferinden sonra zemberekçi başı (başteknisyen) oldu. 1529'da Viyana, 1529–1532 arasında Alman, 1532–1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü'nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine “Haseki” unvanı verildi. 1536'da Pulya (Puglia) seferlerine katıldı. 1538'de yer aldığı Karabuğdan (Moldovya) seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra Mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine sermimaran-ı hassa (saray baş mimarı) oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne değin sürdürdü.

Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır. I. Süleyman (Kanuni), II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık etmiş, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık başyapıtlarının tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. Etkisi ölümünden sonra da sürmüş, her dönemde saygınlığını korumuştur. Atatürk ona ilişkin bilimsel araştırmaların başlatılmasını, onun bir heykelinin yapılmasını istemiştir. 1982'de İstanbul'daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne O’nun adı verilmiştir.

Sinan'ın yetişmesine ilişkin doyurucu bilgi yoksa da, dülgerliği Acemi Oğlanlar Ocağı'nda öğrendiği sanılmaktadır. Acemi Oğlanlar, başka işlerin yanı sıra yapı işlerinde de görevlendirilirlerdi. Sinan daha sonra ordunun yapı gereksinimini karşılayan birimlerinde görev almış, buradaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. Gerek ordunun bu birimleri tarafından usta-çırak ilişkisi içinde gerçekleştirilen yapım ve onarım çalışmaları, gerek orduyla birlikte gittiği yerlerde görme olanağı bulduğu yapılar, Mimar Sinan'ın eğitiminin bir parçası olmuştur.

Çeşitli kaynaklara göre Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 suyolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere sayılamayanlarla birlikte üç yüz elliyi aşkın yapı gerçekleştirmiştir. Elli yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu'nun mimarbaşılığını yapmış olmasına karşın, bunların hepsini onun tasarlayıp uygulamış olduğunu söylemek güçtür. Çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan bu yapıların bir bölümünü öğrencileri ya da ona bağlı mimarlar örgütü yapmış olmalıdır. Bunların arasında onarımlar da vardır. Bu tür sayılar Sinan'a gösterilen saygıyı ortaya koyar. Onun asıl önemi, yapılarında gerçekleştirdiği deneyler ve getirdiği yeniliklerle Osmanlı mimarlığını "klasik" olarak adlandırılan doruğuna ulaştırmasındadır.

Sinan mimarbaşılığından önce de askeri amaçlı olmayan yapılar tasarlamış ve uygulamış olmalıdır. Ama ilk önemli yapıtı İstanbul'da ki Şehzade (Mehmet) Camisi'dir. Kendisinin çıraklık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu cami, dört ayağın taşıdığı ve dört yarım kubbenin desteklediği bir kubbe ile örtülüdür. Dış görünüşlerin kitlesel etkisi azaltılmış, içerde ise daha aydınlık bir mekân oluşturma yoluna gidilmiştir.

Osmanlı mimarlığının en önemli yapılarından biri Süleymaniye Camisi ve Külliyesi'dir. Sinan bu eserini kalfalık dönemi yapıtı olarak adlandırır. Süleymaniye, darülkurrası, darüşşifası, hamamı, imareti, altı medresesi, dükkânları ve Kanunî Süleyman ile Hürrem Sultan'ın türbeleriyle büyük bir alana yayılmış kentsel bir düzenlemedir ve Türklerin dinsel yapılara toplumsal hizmet yapısı içeriği katmalarının en önemli örneğidir. Kubbe ve yarım kubbeler, yüklerini, uyumlu geçişlerle bir sonrakine iletirler. Yapı bu düzenden gelen bir dinginlikle, İstanbul'un Haliç'e bakan tepelerinden birinde yer alır. Dönemin önde gelen tüm sanatçılarının katkıda bulunduğu Süleymaniye, her ayrıntısıyla bir bütün olarak ele alınmıştır. Yedi yıl gibi kısa bir sürede bitirilmiş olması Sinan'ın mimarlıkta olduğu kadar örgütleme alanındaki dehasını da ortaya koyar. Yapının yapıldığı döneme ışık tutan muhasebe defterleri de günümüze kalmıştır.

Sinan yapı ile çatı örtüsü için en yetkin taşıyıcı sistemi, en yetkin biçimi bulmak yolunda deneyler yapmış, hatta zaman zaman geçmişte kullanıp sonra terk edilen yöntemleri yineleyerek bunların nasıl ileri götürülebileceğini araştırmıştır. Bütün bu deneyler onu başyapıtlarından birine, Edirne'deki Selimiye Camisi'ne götürdükleri için önemlidir. Sinan ustalık dönemi yapıtı olarak nitelendirdiği bu camide daha önce İstanbul'daki Rüstem Paşa Camii'nde çözmeye çalıştığı bir sorunu, yani kubbeyi sekizgen bir plan üstüne oturtma düşüncesini uygulamıştır. Böylece, taşıyıcı ayaklar incelmekte, yükleri ileten ögelerin küçülmesiyle de kubbe, yapıdaki en önemli mekân belirleyici öge durumuna gelmektedir. Sinan, burada 31 metreyi geçen çapıyla en büyük kubbesini gerçekleştirmiştir. Külliye'nin öteki yapıları camiye göre arka planda tutulmuştur. Selimiye, strüktüründen mekân oluşumuna, oranlarından süslemelerine kadar Klasik dönem Osmanlı mimarlığının gelişim dilini ortaya koyan, kurallarını belirleyen çok önemli bir başyapıttır.

Sinan'ın yapıları, mimarlık bakımından olduğu kadar mühendislik bakımından da önem taşır. Bu nedenle "ser mimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran” (dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı) diye anılmıştır. Yapılarının çoğunun 400 yıl sonra bile ayakta duruyor, hatta kullanılıyor olması, onların taşıyıcı sistemlerine olduğu kadar temellerine de özen gösterilmiş olmasındandır.

Sinan'ın mühendis yanı, su yollarıyla köprülerinde ortaya çıkar. Bunlarda zamanının sahip olduğu tüm mühendislik bilgilerini uygulamış, hatta kimi zaman onları aşan, ileri götüren tasarımlar gerçekleştirmiştir. İstanbul'un su sorununu çözmekle görevlendirilmiş, bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 kilometreyi aşan ve Kırkçeşme adıyla bilinen su taşıma sistemlerinin yapımını gerçekleştirmiştir. Süleymaniye Külliye'sine 53 milyon akçe harcanırken Kıkçeşme yapılarına 43 milyon akçe harcanmış olması da zamanında bunlara verilen önemin bir başka göstergesi olmaktadır. Sinan, köprülerini de en az öteki yapıtları kadar önemsemiş, toplam uzunluğu 635,5 metreyi bulan Büyükçekmece Köprüsü ile sağlam olduğu kadar güzel de olan bir yapıt, diye övünmüştür. En geniş açıklığı örtecek kubbeyi, en ince ve uzun minareyi araştırmak, böyle bir minaredeki şerefelere birbirleriyle kesişmeyen üç merdivenle çıkmayı denemek, bu mühendislik dehasının yaratıcılığını ortaya koyan örneklerdir.

Mimarlık, kimi zaman, içinden çıktığı toplumun genel yapısıyla uyum içinde olan bir bütünlüğe erişir. Bu, kendi gününün gereksinmelerini kendi olanaklarıyla karşılayan, ama geçmişin deneyim ve anılarını da içeren bir bireşimdir. Yapı gereçleri, yapım yöntemleri, elde edilen biçimlerle ve onlar da yerel-iklimsel koşullarla uyum içindedirler. Bunları birbirlerinden ve içinde bulundukları toplumsal koşullardan soyutlamak olanaksızdır. Ortaya çıkan biçimler toplumun büyük bir çoğunluğunca benimsenen simgelere dönüşür. Toplumu neredeyse yapılarıyla özdeşleştirmek olasıdır. Bu yalnız belli bir yere ve çağa özgü, başka bir benzeri olmayan bir mimarlık demektir.

İşte Mimar Sinan böyle bir süreç içinde yer almaktadır. Tek tek yapıtlarından çok, mimarlığı uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir bileşime götürme yolundaki çalışmalarıyla önem taşır. Osmanlı mimarlığı onunla birlikte gelişim sürecini tamamlamış, arayış aşamasından klasik dönemine geçmiştir. Bu geçiş, biçim olarak kubbeyi, düzenleme ilkesi olarak da merkezi planlı yapıyı anıtsal bir mimarlığın en önemli ögesi olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık biçimde kullanıp onu anıtsal mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği durumuna getirmek Osmanlı mimarlığının dünya mimarlığına bir katkısıdır. Böylece hem Doğu, hem Batı ile ilişki içinde olan, Anadolu ve Akdeniz kültürlerine sahip çıkan bir Osmanlı-Türk İslam mimarlık bileşimi ortaya çıkmıştır. Bu, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları da etkilemiş, imparatorluğun her yerindeki yapı eylemleri için yol gösterici olmuştur.

Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi’nin yapımını bitirmiş, son kez uzaktan bakarak seyrediyormuş. Oracıkta gördüğü gül yüzlü bir çocuğa sormuş: “Camiyi nasıl buldun, güzel olmuş mu?” diye. Çocuk gözlerini kısarak ciddiyetle süzmüş camiyi… “Her şeyi güzel; ama şu köşedeki minaresi azıcık eğik olmuş.” Demiş. Engin yürekli Koca Sinan çocuğu da yanına alıp minarenin yanına doğru gitmişler. Hemen ip getirtmiş ve minareye bağlatmış. Çocukla birlikte ipin ucundan tutup, çocuğun istediği kadar asılmışlar ve tekrar karşıya geçip bir daha bakmışlar. Mimar Sinan çocuğun omzuna elini koymuş ve olanca şefkatiyle tekrar sormuş: “Şimdi nasıl oldu?” Diye. Çocuk, “İşte şimdi düzeldi, düzgün oldu.” Demiş.

Mimar Sinan’ı bilmek, tanımak hepimize çok şeyler öğretecektir. Doğruluğu, hoşgörüyü, kendi kendini aşabilmeyi… Ve olgun başak misali doldukça eğilebilmeyi…

Türbesinde yazdığı gibi: “Geçti bu demde cihandan pir-i Mimaran Sinan” (Geçti bu zamanda mimarların piri Sinan)