Bir Gün Batımı Yoldan Sonra Selçuklu Hanları


EGELİFE, 01 ŞUBAT 2007, YIL: 4, SAYI: 36

BİR GÜN BATIMI YOLDAN” SONRA
SELÇUKLU HANLARI


Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
www.nizamicubuk.com

Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
(Âşık Veysel)


Yollar… Yollar… Ve yollar… Uzayıp giden, bitip tükenmez yollar… Alaca şafağın umutlarını, yorgun ve uzak gecelere taşıyan yollar… Seferberlik türkülerini, göç katarlarının ağıtlarıyla buluşturan yollar…
Dünya kurulalıdan beri, nice uzak yollar vardır; İnsan ayağının bastığı, sevda yüklü kervanların geçtiği… Kral yolu, İpek Yolu gibi uygarlıkları buluşturan yollar…
Ortaçağ’da Haçlı Orduları ortalığı tozu dumana katarak her yeri kan gölüne çevirirken, doğuda “güneşin doğduğu yerde: Anatolia’da” yani bizim Anadolu’da, o dönemde insan yüreğinin sıcaklığında gönül çiçekleri açmaktaydı. Selçuklu ülkesinde, Yörük kilimlerinin güzelliğinde; ilmik ilmik yollarla örülmekteydi nakışlar… Sinop’un Karadeniz’inden Alanya’nın Akdeniz’ine inen yollarla… Yüklü kervanları Denizli’den Doğubayazıt’a ulaştıran hanlarla…
Bunlar, canınızı ve malınızı güven duyarak taşıdığınız yollardı… Karnınızı doyurup, ihtiyaçlarınızı gönlünüzce karşılayabildiğiniz hanlardı…
Anadolu’nun uçsuz bucaksız yollarında hanlar vahalar gibidir. Kale suruna benzeyen sağlam duvarlarıyla güven veren yapılardır.
Hanlar ulaşımın hayvanlarla, arabalarla yapıldığı yılların hatırasıdır. Türkler genellikle Han adını kullanmışlardır. Padişahların yaptırdığı daha büyüklerine “Sultan Hanı” denmiştir. Kervansaray deyimi ise Farsçadan gelmiştir (kervan, kar-ban, yani kazancı koruyan demektir). Turizmde kullanılan “Karavan” sözcüğü de buradan gelmektedir.
Selçuklular 12.yy başında, Anadolu’da politik birliğini sağlamanın ön koşulu olarak, ticaret yollarını güven altına almak gerektiğini bildikleri için işe oradan başlamışlardır. Bu nedenle, II. Kılıçaslan’dan Alâeddin Keykubat’a kadar ticareti özendirici birçok önlem almışlardır.
Son otuz yıl içinde yeni bulunan Selçuklu hanlarının sayısı elliye yakındır. Bin dokuz yüz doksanların başında iki yüz civarında olduğu tahmin edilen Selçuklu hanlarının sayısı bugün, iki yüz elliye yaklaşmaktadır. Bunların yaklaşık sekizi Selçuklu sultanlarının doğrudan kendilerinin yaptırdıkları “Sultan Hanlarıdır”.
Öncelikle, Suriye limanları Haçlıların elinde olduğu için Antalya ve Alanya Limanlarını Sinop Limanına bağlayan yol sistemleri kurdular. Limanlara tüccarlar yerleştirerek onları desteklediler. Yabancı tüccarlarla ticari anlaşmaları teşvik ettiler. Kervan yüklerini soyguna ve yağmalamaya karşı devlet güvencesiyle sigortaladılar. Bu bilinen en eski sigorta güvencesidir. Hanların yakınındaki köyler kervanlara göz kulak oldukları sürece ödüllendirildiler. Vergiden muaf tutuldular. Köyler, kasabalar yakınlarındaki hanların soyulmasına kayıtsız kaldılarsa kervancıların mallarını ödeyerek cezalandırıldılar. Selçuklular, hanları birbirine bağlayan yollardaki dar boğazlarda, geçitlerde ve köprübaşlarında soygun olmasın diye “Derbent” denilen güvenlik sistemleri kurdular. Anadolu’nun birçok yerinde hala Derbent denilen köylerin, kasabaların bulunması, hala “Derbent Deresi Türkülerinin” söylenmesi bundandır.
Yalnızca yolları düzenlemek, köprüleri kurmak elbet yeterli değildi. Günümüzün benzinlikleri gibi yolcuların yollardaki tüm ihtiyaçları da karşılanmalıydı. Konaklama, yatma-kalkma yerleri, aşhanesi, hamamı, hekimi, berberi, saracı, nalbandı, veterineri, koşum takımcısı… Daha neler neler… Anadolu yollarında, o dönemlerde sağlanmış olan güven duygusunu anlatmak için kullanılan tevatürlü bir deyim vardır. “Başında altın tepsi İzmir’den Van’a gidecek olsan kılına bir şey gelmez” diye.
Selçuklu kervansaraylarının işleyişleri ve kullanım programları, yaptıran kişinin yazdırdığı vakfiye ile belirlenmiştir. En ilginç olan vakfiyelerden biri de, ülkeye kırk yıl üstün hizmet vererek yönetmiş olan vezir Celaleddin Karatay’ın yaptırdığı Karatay Han’ın vakfiyesinde yazılanlardır. Vakfiyede; Han çalışanlarının görevleri bir bir sayılmış, her birine ödenecek ücretler kuruşuna kadar belirtilmiştir. Yolculara verilecek hizmetlerin özellikleri ise açık açık yazılmıştır.
Buna göre: Yolcuların yeme içmeleri, hayvanlarının samanı ve yemleri, yatma kalkma, yıkanma ve bunun için gerekli olan sabun, hastalandıklarında tedavileri, bakım ve ilaçları, eskimiş pabuçlarının onarımı, çok eskimiş olanlarının yenisinin dikilmesi, hayvanların nallanması, kandillerinin yağı, şamdanlarının mumu ve ısınmak için yakacakları odun, eksiksiz olarak karşılanacaktır!...
Ve bütün bunlar karşılıksız, bir kuruş bile ödemeden olacaktır elbet!…
Her yolcuya eşit olarak bir kilogram ekmek, iki yüz elli gram pişmiş et ve bir çanak aş veriliyordu… Her Cuma akşamı balla karılmış helva ikramı yapılıyordu… Her şey ta başından planlanmıştı… Görevli çobanlar tarafından kervansarayın yakınındaki merada, ağılda yolculara yedirilecek koyun sürüleri besleniyordu.
Karatay’ın kardeşi Karasungur da Denizli çevresinde yirmi yıla yakın komutanlık / yöneticilik yapmıştır. Denizli çevresine çok sayıda han yaptırdığı bilinmektedir. Seyyahlar, kendi adıyla anılan ancak bugün için kesin olarak yeri saptanamayan iki adet “Karasungur Han’ından” bahsederler. Karasungur’un Denizli’ye yaptırdığı en ünlü han; Anadolu’nun batısında son durak olarak bilinen Akhan kervansarayıdır.
Kervansarayların mimari düzeni de işlevine uygun olarak tasarımlanmıştır. Yönetici ve çalışanların ayrı odaları vardır. Yatakhane, aşhane, erzak ambarı, ticari mallar için depolar, hayvanlar için ahırlar ve samanlık, mescit, hamam, eczane, ayakkabıcı ve nalbant için ayrı ayrı yerler vardır.
Hanlarda üç gün boyunca kervanınızla birlikte ücretsiz konaklıya biliyordunuz… Hanların bütün giderleri kervansaraya vakfedilmiş taşınabilir ve taşınamaz malların gelirlerinden karşılanıyordu.
Güvenle, hiç ayrım yapılmadan herkese hakça bölüştürülerek pay edilen aştan ekmekten yiyerek, konakladığınız handan ayrılma zamanı geldiğinde, sabah yola çıkmadan, hancı tarafından bütün yolcular toplanarak: “ Ey ahali malınız, canınız, atınız, donunuz tam mıdır?” diye sorulurdu. Yolcular da “Tamdır!... Hak sahibi hayrata rahmet eyleye!...” diye cevap verince, kapılar sonuna kadar açılarak, yolcular iyi dileklerle uğurlanırdı.
Yine, “Bir gün batımı yoldan” sonra yorgun argın bir kervansarayın kapısına geldiğinizde, bekletilmeden alınırsınız içeriye… Hanlar, deve yürüyüşüne göre “birer gün batımı” (yaklaşık kırk kilometre) arayla sıralanmışlardır. Kuşluk vakti yola çıkan kervan, hava kararmadan bir öteki hana varmalıydı çünkü...
Kervansaraylar planlı bir uygulamanın sonucu olarak 13.yy başından sonuna kadar yaklaşık yetmiş-seksen yıl gibi kısa bir sürede yapılmışlardır. Göçebe toplum alışkanlıklarından yerleşik ve ticaret geleneği olan bir coğrafyaya uyum sağlamanın ve öne geçmenin gerekleriydi bütün bunlar.
Kervansarayların duvarları oldukça kalın ve güvenliklidirler. İç ve dış yüzeyleri kesme taşlarla kaplanmıştır. Pencere yok denecek kadar azdır. Kapalı bölümün aydınlatması tepedeki Selçuklulara özgü bir buluş olan “aydınlatma feneriyle” sağlanmıştır. Selçuklu mimarisinin genel özelliği sayılan geometrik geçmelerle ve bitki dalı motifleriyle bezenmiş “taçkapı” düzenlemeleri hanlarda da görülmektedir. Ortaçağ sanatlarında çok sıklıkla görülmeyen figürlü süslemelere Selçuklu kervansaraylarında oldukça sık rastlanmaktadır. Özellikle, Denizli Akhan ve Çardak Handa bulunan hayvan figürü kabartmaları sanat düzeyi yüksek eserlerdir.
Hanların hepsinde öncelikle yolcu-hayvan-yük üçlüsünün ilişkileri düşünülerek tasarımlar yapılmıştır. Kervansaraylar mimari planları bakımından yalnız kapalı kısmı bulunan, yalnızca avlusu bulunan ve hem kapalı bölümü hem de avlusu bulunan hanlar olarak gruplandırılırlar.
Yalnız kapalı bölümü bulunan hanlar genellikle yapımı yarım kalmış kervansaraylar olarak bilinirler. Aksaray-Nevşehir yolunda Öresin Han, Afyon yakınlarındaki Eğret Han ve İshaklı Han en çok bilinen örneklerdir.
Yalnızca avlusu bulunan hanlar ise ılıman iklimlerde görülen tiplerdir. Kapalı bölümü olmasa da sizi aç açık bırakmayan yapılardır. Antalya’da Kırkgöz Han ve Evdir Han böyle yapılardır.
En gelişmiş tasarımlar ise kapalı ve açık bölümü (avlusu) olan hanlardır. Özellikle Sultan Hanların hepsi böyledir.
Selçuklu kervansaraylarını bugün ayağa kaldırmanın yolları mutlaka bulunmalıdır. İçinde insan sesi, nefesi bulaşmalı duvarlarına… Eski zamanlardaki işlevine uygun uygulamalarla yeniden kullanılabilmeliler… Belki bir yol üstü alış veriş merkezi, belki bir müze, belki de kültür sanat merkezi… Kim bilir daha nice güzellikler… Ama mutlaka uzak yolların ıssızlığından ve yalnızlığından kurtarıp, insanla buluşturarak olacaktır bütün bunlar…
Bizim şehirlerarası yolculuk yaparken (aynı güzergâhlarda yapılmış oldukları için) uzaktan görüp geçtiğimiz hanlarımız, yabancıların ilgisini daha çok çekiyor. UNESCO’nun bu konuyla ilgili ilginç bir projesi bile var...
Bütün insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen evrensel değerleri Dünya’ya tanıtmak, toplumlarda söz konusu evrensel mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve çeşitli sebeplerle bozulan, yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirliğini sağlamak amacıyla; UNESCO tarafından “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” yapılmıştır. Türkiye de bu sözleşmeyi imzalayarak, “Dünya Miras Listesine” dokuz adet Kültürel ve Doğal varlığımızın alınmasını sağlamıştır.
Ayrıca evrensel kültür değerlerimizin Dünya’ya tanıtılması ve uluslararası katkılarla korunarak gelecek kuşaklara korunmuş olarak aktarılması amacıyla, UNESCO “Dünya Miras Merkezince” “Selçuklu Kervansarayları: Denizli-Doğubayazıt Güzergâhı” 2000 yılından itibaren değerlendirilmek üzere geçici listeye alınmıştır. Buna göre; Selçuklu Dönemi kültüründe ve Dünya mimarisinde önemli bir yeri olan, ayrıca ülkemizin sınırlarını aşarak, Asya içlerine kadar uzanan kervansaraylar (veya hanlar), Denizli-Doğubayazıt kervan yolu örneklenerek “Dünya Miras Listesinde Kültürel Peyzaj” olarak düzenlenecektir.
Gelin, bu güzel haberin sevicini Faruk Nafiz Çamlıbel’in o güzelim şiiriyle sürdürelim!

HAN DUVARLARI

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altında demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya…

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burada yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken baş başa
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa;

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide…

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi: "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Kaynaklar:
1. İsmet İLTER, Tarihi Türk Hanları, Ankara 1969
2. Cengiz BEKTAŞ, Selçuklu Kervansarayları Korunmaları, Kullanımları Üzerine
Bir Öneri, İstanbul 1999
3. Ayşıl Tükel YAVUZ, Anadolu Selçuklu Dönemi Kervansarayları Üzerinde
Çalışmalar, Bilgiler, Bulgular, Ankara 1997