Sarıkız


EGELİFE, 01 HAZİRAN 2007, YIL: 4, SAYI: 40
KAZDAĞI’NDAN ESEN YELLER SARIKIZIN TÜRKÜSÜNÜ SÖYLER



Kazdağı’ndan bir çift güvercin havalandı… Uçtular uçtular... Akçay’ın üstünden süzülerek denize doğru alçaldılar. Kanatları suya değer değmez tekrar gökyüzüne doğru havalandılar. Bulutların beyazına, gökyüzünün mavisine karışıncaya kadar uçtular ve gözden kayboldular. Sanki her kanat vuruşlarında dünde kalan yaşanmışlıkları anlatıyorlardı; İda Dağı’ndan Kazdağı’na… Troya’dan Tahtakuşlar Köyü’ne… Güzellik yarışmasındaki Afrodit’ten Sarıkız’a… Tüm öyküleri anlatıyorlardı birer birer.

Önce Homeros başladı söze: “Bin Pınarlı İda Dağı’nı” anlattı önce... İlk güzellik yarışmasında Paris’in hakemliğini ve yarışmayı kazanan Afrodit’in ona dünyanın en güzel kadınını ödül olarak sunmasını anlattı. Troya Savaşları’nı anlatmaya başladığında ise sesi hüzünlü bir ağıta dönüşmüştü sanki… Yutkundu ve gözden kayboldu.

Sonra, Midillili (Lesboslu) kadın şair Saffo, üç telli lirini çalarak kadın güzelliğini öven şiirlerini mırıldanmaya başladı. Sesi, uzaklarda Kazdağı’nın yamaçlarında yankılanıyordu.

Aristo’ya geldi sıra… Kocaman bir parşömen ruloyu eline almış, Assos (Behramkale) gimnazyonunda verdiği derslerini tekrarlıyordu.

Bir ara, hızla geldi geçti kalabalıklar… Kimin kim olduğu, kimin ne söylediği anlaşılamaz olmuştu. Sonra Kazdağı’na gelen Türkmen boylarının, Yörüklerin göç katarları göründü. Yaylalarda çıngırak sesleri, yanık kaval seslerine karışarak yankılanıyordu, koylarda koyaklarda…

İşte tam o anda bulutların arasında, güvercinlerin kaybolduğu yerde, saçları rüzgârlarla savrulan dünyalar güzeli bir kız; Sarıkız göründü. Sanki uzun sarı saçları, Edremit Körfezi’nde denize değecek gibiydi.

Bir zamanlar, Kazdağı eteklerindeki köylerin birinde güzelliği Afrodit'le yarışan, Sarıkız diye bir Türkmen kızı yaşarmış… Onun masalsı yaşam öyküsü, bu yörede yaşayan Türkmen boylarını o kadar çok etkilemiş ki her köy, her kasaba, bir öncekinden duyduklarını bir sonrakine aktarırken, insan yüreğinden güzellikler katarak anlatmışlar dilden dile, yüzyılların imbiğinden damla damla süzerek…



Ayvacık yöresinde “Cılbak (fakir) Baba” adında iyi yürekli, yoksul bir çoban yaşarmış. Çok sevdiği karısı ölünce, küçük yaştaki kızıyla Edremit'in Güre köyünün yolunu tutmuşlar. Daha sonra da giderek oraya yerleşmişler. Baba, ağanın sürüsünde çoban olarak işe başlamış. İşi gereği; Kışlarını Kavurmacılar köyünde, yazlarını ise Baba (Kaz) dağındaki yaylalarda geçiren baba, nereye giderse gitsin kızını yanından hiç ayırmazmış. Ona da, boş durmasın diye bir sürü kaz alıvermiş ve dağa birlikte çıkıp, birlikte inmeye başlamışlar. Kavurmacılar köyüne
Baba iyilik dolu yüreğiyle, küçük Sarıkız da güzelliği ile çevrede ün salmış. Sarıkız büyüdükçe güzelleşiyor, olgun ve yaşından büyük bilgelikler gösteriyormuş. Babası sürüsünü otlatmakla, kızcağız da kaz gütmek etmekle geçiriyormuş günlerini. Hayranları, isteyenleri pek çokmuş ama Sarıkız'ın evlenmeye hiç niyeti yokmuş. "Benim yolum hak yolu" der başka bir şey demezmiş.

Cılbak Baba yaşlanmaya, kız büyümeye başlayınca ikisinde de ermişlik olayları açık açık görülmeye başlamış. Koçun boynuzuna dolanan yılandan yazın yaklaştığını ve dağa çıkma zamanının geldiğini ya da yaz sonunda kışlaya göç etmek gerektiğini anlayabilirlermiş. Diğer çobanlar güneşli günlerde koyunları için gölgelikler, çardaklar yaparlarken, onların koyunlarının üstünü ince bir bulut örterek sürüyü gölgelendirirmiş.

Bunlar olup biterken, Sarıkız’a tutulup da yüz bulamayanlar boş durmayıp kötülük tohumlarını serpmeye başlamışlar. İnsanoğlu bu ya..."Gelinlik çağındaki bir kızın evlenmemesi olacak iş değil. Bir nedeni olmalı. Başından bir şeyler geçmiş olmalı. Kusurundan dolayı evlenmekten kaçınıyor." diye laf çıkarmışlar. Laf çıkar da kızın babasının kulağına gitmez mi?

Babası, kızının ne denli günahsız ve ne kadar temiz olduğunu biliyormuş; ama çaresiz kalıyormuş. Bu sözlere dayanamayan baba, kızını öldürmeyi bile düşünmüş ama kıyamamış. Nasıl kıysın gözünün nuruna?

Bir gün, kış kıyamet demeden Sarıkız'ı on iki kazıyla birlikte alıp götürmüş Kazdağı’na… Onları dağda bırakıp, dönmüş köyüne. Soranlara "Öldürdüm." Demiş.

Aradan yıllar geçmiş. Köyde Sarıkız unutulmuş; ama ihtiyar babanın yüreği hala yanar dururmuş. Dayanamamış, vurmuş kendini dağlara.

Dağda yaşamaya alışan Sarıkız boş durmaz, dağdaki yaşamını nakış nakış gergef işleyerek, fırtınaya yakalanan, yolda kalan yolculara yardım ederek ve kazlarıyla geçirirmiş.

Söylenceye göre; Sarıkız'ın kazlarıyla birlikte Sarıkız tepesinde yaşadığı yıllarda, kazlar Kazdağı’ndan kalkıp zaman zaman Bayramiç Ovası’na iner bağa, bahçeye tarlalara girip zarar verirlermiş.

Köylüler, kazlardan çok şikâyetçilermiş. Halkın şikâyeti olur da Sarıkız bilmez mi? Bilir elbet… Hemen kollarını sıvayarak, evliya sabrıyla eteğine doldurduğu taşlarla, başlar avlu duvarı örmeğe… Bin metre çapında bir avlu çevirir kazlarına. Ve o günden sonra kazlar, avludan bir daha dışarı çıkmazlar.

İşte böyle geçen günlerin birinde, baba kızını bıraktığı zirveye vardığında bir de ne görsün, kızı bıraktığı yerde kazlarının başında duruyormuş. Hiç değişmemiş. Baba kız birbirlerine sarılmışlar, ağlaşmışlar, hasret gidermişler.

Bir zaman sonra babası abdest almak için su istemiş kızından. Sarıkız hemencecik uzanmış körfezden bir kova su almış. Eline dökülen suyun tuzlu olduğunu anlayan baba irkilerek, tatlı su istemiş. Yine, hemen verilen tatlı sudan şüphelenen baba, niçin önce tuzlu su verdiğini sormuş kızına. Kız da " Acele ettiğin için uzandım denizden alıverdim. Hem sen deniz kenarında abdestini deniz suyu ile almaz mıydın?" demiş gülümseyerek. Bu durum karşısında kızının ermiş olduğunu anlayan baba, pişman olmuş kızına karşı yaptıklarına. Kızına, "Kızım ben sana inanmamakla büyük hata ettim, beni affet.” demiş. Babası başka hiçbir şey söylemeden namaza durmuş ve duasını ederek ayrılmış kızının yanından. Baba tepeyi aşıp görünmez olunca, dağın üzerine korkunç kara bulutlar çökmüş. Dağda bunu gören çobanların yürekleri ağızlarına gelmiş, korkmuşlar. Epeyce zaman sonra, kara bulutlar göğe doğru yükselerek kalkmış… Çobanlar olanları anlamak için çevreyi gezdiklerinde, onları iki ayrı tepe üzerinde ölmüş olarak bulmuşlar. Hemencecik oraya gömerek taşlardan türbeler yapmışlar.

Kartal Tepe’de ölen baba burada toprağa verilmiş. Kartal Tepe’ye Baba Tepe denmesinin nedeni de bundandır.

Sarıkız'ın gömüldüğü yere de Sarıkız Tepesi denir. Sarıkız'ın türbesi yassı mermer taşlardan, kayraklardan çamur ya da harç kullanılmadan örülmüştür. Mezarın yakınlarındaki beyaz kayaların, Sarıkız'ın yoldaşı olan kazlar olduklarına inanılmaktadır.

Sarıkız’ın yaşamına ilişkin her şey sevilerek, saygıyla anlatılır, bu yörede… Öykülerinin etkileri birçok alanda hala sürmektedir. Kazdağı’nın eteklerindeki Yörük köylerinde hala mezar taşlarında, kazayağı motiflerini, çiçek resimlerini görebilirsiniz. Ölen kişi için gömülme lafı kullanılmaz, “saklama” deyimi kullanılır.
Bir genç kız ölmüşse, bu dünyada gözü kalmasın diye sürmesi bile çekilerek gelin yatağına yatırılır gibi sarılarak saklanır mezarında.

Yöre halkı tarafından kutsal kabul edilen Cılbak Baba ve Sarıkız’ın mezarları özellikle Ağustos ayında toplu olarak ziyaret edilir. Bu yörede Sarıkız'ı üç defa rüyasında gören kişi hayır yemeği dağıtır. Çamlıbel köyü halkı, eskilere dayanan bu geleneği halen yaşatmaktadır. Ağustos ayının son haftasında binlerce kişinin katıldığı bir yemek şöleni verilmekte ve imece ile hazırlanan keşkekli, nohutlu, pilavlı ve aşureli bereket sofrası buradan geçen herkese sunulmaktadır.
Troya savaşının kaderini belirleyen ünlü tahta atı, Odyssesus, dünyada yalnızca Kaz dağında bulunan köknar ağaçlarından yapmıştır. Aynı ağaçlar, buraya göç eden Türkmenler tarafından Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinde kullandığı gemilerin yapımında kullanılmıştır.

Tahtalı aşiretleri, bu dağa ilk geldikleri zaman, zirvede taşlarla çevrilmiş bir avlu içinde kaz tüyleri bulunca buraya "Kaz Avlusu" demişler, dağa da Kazdağı adını vermişlerdir.

Şaman dininden olan Türkmenlerin inancına göre, yabanıl hayvanların birçoğu gibi kaz da kutsal bir hayvandır. Horasan'dan gelen kazayağı motifini halen yörede dokunan birçok halı, kilim ve mezar taşı üzerinde görmek mümkündür.
Kazdağı’ndaki Türkmen köylerinden birisi olan Tahtakuşlar Köy’üne vardığınızda buradaki Etnografya Müzesi’ni kuran emekli öğretmen Alibey Kudar sizlere de anlatacaktır yorulmadan, usanmadan Kazdağı’nın ve Sarıkız’ın öyküsünü…

Edremit körfezinde gün batmak üzere… Güneş olanca kızıllığıyla denizi ve bulutları kendine benzetiyor… Uzaklardan, bulutların arasından bir çift güvercin geliyor. Yorgun kanatlarıyla süzülüp Akçay’a doğru iniyorlar. Bir çift güvercin Sarıkız Heykeli’ne konuyorlar soluk soluğa… Sarıkızın testisinden su içiyorlar önce… Sonra da uzun uzun bir şeyler söylüyorlar kulağına… Sarıkız duyduklarından çok mutlu… Akçay’da Sarıkız, insanlara sevgiyle bakarak gülümsüyor…