Kentli ve Uygar Olmak


SUNAK DERGİSİ, “UYGARLIK YOLUNU KENTLEŞME AYDINLIĞINDA BULUR”, YIL: 3, SAYI: 19, 2006
UYGARLIK YOLUNU KENTLEŞME AYDINLIĞINDA BULUR


Nizami ÇUBUK
nizami@msn.com nizami@msn.com
Yaşlı dünyanın yazgısını belirleyen insanoğlu, gelişmişliğinin ölçüsü olarak; hep yerleşik hayata geçmeyi, hep doğaya hükmetmeyi ve de çoğul yaşamaya ilişkin düzenler kurmayı düşünerek sürdürmüştür, inişli çıkışlı yaşamını.
Tarih öncesinde, Neolitik Devrim; aynı zamanda ilk insanın yerleşik hayata geçmesinin de başlangıcı sayılır… Çatalhöyük bunun en güzel örneğidir… Mimarlık, boyalı seramik, duvar resmi ve Ana Tanrıça idolleri bu dönemin sanatsal değerleridir.
Antik Dönemde (M.Ö. 5.yy) Miletli Hippodamos kentlerin “Izgara Planlı” olmasını savunduğu yıllarda; tragedya ustaları, heykeltıraşlar, bilim adamları ve filozoflar bugün bile hayran kaldığımız yaratıcılıklarını sergilemekteydiler… Kentteki yapılar; tiyatrolar, agoralar, stoalar, gimnazyumlar ve tapınaklar… Yerli yerinde olmak zorundaydı. Tıpkı evin mutfağı, banyosu gibi…
Abbasi hükümdarı Harun Reşit’in Antik Dönem Klasiklerini tercüme ettirmek için, ülkesinde çalışmak isteyen sanatçılara ve bilim adamlarına kucak açtığı dönem; dünyanın en mamur kentleri Bağdat ve Samarra’yı planlattığı yıllardır…
Rönesans’la birlikte, Ortaçağda kaybedilen değerlerin, yeniden gün yüzüne çıkması; Sanatsal ve bilimsel yaratıcılığının bu dönemde öne geçmesi rastlantı sayılmamalıdır. Rönesans, kentsoylu insanların sanat koruyuculuğu anlayışını ve sanat galerilerini sahiplenme düşüncesini geliştirdiği bir dönemdir de aynı zamanda…
Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimar Koca Sinan, uzun yıllar birçok padişahın mimar başı olarak çalıştığı ve olağanüstü yetkilerle donatıldığı halde, büyük bir alçak gönüllülükle sanatında “Acem ve Frenk diyarından derlenmiş güzellikler bulunduğunu” söylemektedir. İstanbul’da yaptığı yapıların planlamasında, önceki uygarlıkların eserlerini özenle koruyarak, dönemi itibarıyla inanılmaz bir kentlilik kültürü ve bilinci sergilemiştir.
Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi, sosyolojik olarak olgunlaşmış ve bilinçlenme altyapısı gelişmiş kentli kültürünün ortaya çıktığı dönemlerdir.
Ülkemizde ise, Rönesans ve Aydınlanma süreçleri Cumhuriyet Dönemi’yle başlar. Anadolu bozkırındaki küçük bir kasabadan, metropol bir başkente dönüşen Ankara, çağdaş bir kent planlamasıyla düzenlenirken tiyatroları, operaları, müzeleri, galerileri ve üniversiteleriyle birlikte düşünülmekteydi… Cumhuriyetin onuncu yılında savaş yorgunu bir ulusun yüceltilmesinde ve yurttaş bilincinin oluşturulmasında önemle sanat ve bilimden bahsedilmiştir… Büyük Atatürk onuncu yıl söylevinde: “…Şunu da önemle belirtmeliyim ki, Türk Ulusu’nun tarihsel bir özelliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir…” diyerek, Türk Ulusu’nu yeni ufuk çizgilerine doğru yönlendirmek istemiştir.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında gelişen dönemlerde ise çarpık kentleşmeler, gecekondulaşmış yaşam biçimleri, sanata ve bilime de yansır. Bu sürecin günümüze kadar olan gelişim çizgisinde anlamakta sıkıntı çektiğimiz sanatsal ve sosyolojik söylemler gelişmeye başlar…
Ellili yıllarda İstanbul’un planlaması yapılırken, planlama karşıtları tarafından söylenen “Bize plan değil pilav lazım” söylemi kentli kültüründen uzaklaşmanın tipik örneklerinden sayılmalıdır. Mimar Sinan’dan hiç ders almayanlar, elbette İstanbul’un tarihsel mekânlarına, tarihsel mirasına aldırmaksızın, gökdelenler dikeceklerdir…
Seksenli yıllarda kıyı yağmacılığının ve “Turizm teşvikçiliğinin” moda olduğu yıllarda, “Bizim yaptığımız beş yıldızlı tesisler gâvurlardan kalma taşlardan daha güzel oluyor…” denilerek, sit alanlarının talan edilmesi de, alışa geldiğimiz “Cumhuriyet Aydınlanmasından” çok farklı şeylerdi elbette…
Kentli olmak, kentle barışık olmaktır… Evimizin odalarını bilmek ve de kullanmak gibi ketin sokaklarını, caddelerini ve meydanlarını bilmek, doyasıya yaşamaktır… Yurttaş olup, yurduna sahip çıkmak gibidir yani… Söz sahibi olmak karar verme sürecine katılmaktır…
Türkiye’nin aydınlık yüzü Köy Enstitüleri, adındaki “köy” vurgusuna rağmen eğitim programlarındaki aklın, bilimin ve sanatın öncelikli yer almasından dolayı, öğrencilerini ve toplumu sosyolojik olarak kentli kültürüne hazırlayan okullar olarak, hala tüm dünya tarafından övgüyle ve saygıyla anılmaktadır.
Ülkemizdeki sanat kurumları özellikle yurttaş ve kentli insan bilinci yaratmak için Halkevleri geleneğinden buyana önemli görevler üstlenmişlerdir. Günümüzde Üniversiteler, Halk Eğitim Merkezleri, Konservatuarlar özellikle de okul olarak Anadolu güzel Sanatlar Liseleri toplumun doğru bilinçlenmesinde etkin kurumlardır. Denizli’de bulunan konser ve sergi salonları da dinleyici ve izleyici kültürünün oluşmasında önemli katkılar sağlamaktadırlar. Denizli Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nin yapmış olduğu etkinlikler; “Sanat Sokağı 2004” ve “Antik Düşler-I 2005 ve Antik Düşler-II 2006” yaşadığımız kentle sanatın buluşmasını sağlamak için, büyük bir sorumluluğu yerine getirmek düşüncesiyle, planlanmış etkinliklerdir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük çoğunluğu kırsal köy yaşamına sahip ülkemizde, öncelikle yapılması gereken; örgün ve yaygın eğitim kurumlarıyla kentli kültürüne sahip bilinçli yurttaşlar yetiştirmek olmuştur. Çünkü “ Türkiye Cumhuriyetin Temeli Kültürdür.”

Bugün bunu yapamadığımız sürece, şehirde yaşayan gecekondulaşmış kalabalıklara ve onların yarattığı kirlenmeye; arabesk yaşam biçimlerine, ne yazık ki katlanmak zorundayız… Ama doğru tercih; kentli kültürüne sahip, yaşadığı toplumla ve kentle barışık, tarihsel ve doğal çevreye saygılı, özgür yurttaşlar olmaktır… İşte o zaman sanat, toprağa düşmüş tohum gibi serpilip büyüyecektir, sonsuza kadar…