Troya


EGE LİFE, 15 TEMMUZ 2005, YIL: 2, SAYI: 19
“HAVADAN SUDAN” ZENGİN OLMUŞ KRALLARIN KENTİ…

TROYA

ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com



Başı dumanlı dağların ( Kazdağları ya da İda Dağı ) eteklerinden kıvrıla kıvrıla Çanakkale’ye doğru ilerliyorsunuz … Niyetiniz Tahta Atlı savaşın olduğu yeri görmek… Çanakkale’ye yaklaşık 30 km kala, yol ayrımında, Truva levhasını görüyorsunuz (Azra Erhat doğrusunun Troya olduğunu söylerdi). Oradan sola dönerek ören yerine doğru heyacan dolu yolculuğunuz devam ediyor… Aşağı yukarı 5 km sonra oradasınız.

Gerçekten nedir sizi buraya çeken

Siyasal bir deyime dönüşen ve “kaleyi içerden çökertmek” anlamına gelen, “Truva Atı” mı?

İzmirli büyük ozan Homeros’un ünlü destanına, İlyada‘ya tanıklık etmiş mekanları yerinde görmek mi?

Yoksa, dünyanın ilk güzellik yarışmasının hakemi Paris’in ve kardeşi Hektor’un başına gelenlerin izini sürmek mi?

Ya da, “havadan ve sudan” zengin olup hazinesini tıka basa altınla dolduran Kral Priamos’un sırrına ermek mi?... Hadi söyleyin!...

Troya sanıldığı gibi sıradan bir ören yeri değil. On katlı bir Höyük. “Zaman içindeki yolculuğumuzun” her durağında farklı güzelliklerle karşılaşacağımız, dünya kültür mirasının en önemli tarihsel merkezlerinden biri…

“Troia / Truva” filmiyle ününe ün katmış gizemli bir kent…

Troya’daki höyük katmanlarını ve katmanlardan çıkarılan arkeolojik buluntuların neler olduğunu anlatan bilimsel bir yazıyla sizleri sıkmak istemiyorum. Meraklısı zaten ören yerini gezerken bilgilendirme levhalarından bunları okuyacaktır. Arkeoloji yazını birazcık bu işin romantizmini de yapmalı diye düşünüyorum…

Bilmem Roma Uygarlığının kuruluşuyla ilgili neler biliyorsunuz? Troya savaşı sonucunda yakılan ve yıkılan şehirden kaçan Aphroditenin oğlu Aeneis bugünkü Roma şehrinin olduğu yere göçerek, Roma’yı kurmuştur. Roma Uygarlığının temellerinde bile Troya yani Anadolu vardır…



Kazı başkanı Alman arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann Troya’nın Ege ve Akdeniz uygarlıklarını etkileyen, önemli bir tarihsel yerleşim merkezi olduğunu, buradan çıkan buluntuların Anadolu Uygarlıklarının önemini ve öncülüğünü bir kez daha vurguladığını söylüyor… (Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu’na binlerce selam olsun!…)

Günlerden bir gün… Troya Kralı Priamos ve karısı Hekabe, kahinlerden yeni doğacak çocuklarının kentlerine yıkım getireceği haberini alırlar… Bu haberle birlikte dünyaları yıkılır… Çocukları Paris doğar doğmaz, doğruca İda Dağı’nın (Kazdağları’nın) doruklarına götürüp, orada yaşayan çobanlara bırakıp gelirler.

Paris dağlarda büyüye dursun…

Deniz tanrıçası Thetis ile Kral Peleus’un düğünleri olanca coşkusuyla sürerken düğüne çağrılmadığı için kin güden, cazgırlık ve kavga tanrıçası Eris, her zaman yaptığı gibi ortalığı karıştırmak ister… Ve orta yere bir elma atar… Elmanın üzerinde “en güzel kadına” diye yazmaktadır. Tanrıçalar arasında elmayı kapma konusunda kıyasıya bir yarış ve kavga başlar. Eris amacına ulaşmıştır, ama kavga bir türlü bitmek bilmez… Baş tanrı Zeus duruma el koyar. Güzellik yarışmasının hakemliğini İda Dağın’da yaşayan çoban Paris yapacaktır ve kim güzelse elmayı ona verecektir. Yarışmaya Hera, Athena ve Aphrodite katılırlar.

Kendilerini seçmesi durumunda Hera dünya krallığını, Athena ebedi zaferi ve Aphrodite de dünyanın en güzel kadınını vaat eder. Paris bunların etkisinde kaldı mı bilinmez ama, elmayı Aphrodite’ye verir ( Laf aramızda, sizi bilmem ama bende olsam aynısını yapardım). Tanrıça Aphrodite sözünü tutar ve dünyanın en güzel kadını Sparta kralı Menelaos’un karısıyla Paris’i birbirine aşık ederek buluşturur ve Paris de Helena’yı Troya’ya alıp kaçırır…

Filimde olduğu gibi Paris, konuk oldukları Menelaos’un sarayında ev sahibinin karısına sarkıntılık eden sapık bir adam filan değildir. Gerçekte Helena, güzellik tanrıçası Aphrodite’nin ona sunduğu bir armağandır.

Menelaos, kardeşi Agamemnon ve binlerce Akhalı askerle Troya önlerine kadar gelir ve on yıl sürecek bir savaş başlar… (Ne ilginç bir rastlantıdır ki, yıllar sonra ikinci Troya Savaşı sayılacak olan Çanakkale Savaşı’ndaki en büyük düşman gemilerinden birinin adı da, yine Agamemnon’dur)

On yıl süren savaşın sonunda hepimizin bildiği tahta atlı bir hileyle Troyalı güzel insanlar kandırılır… Troya yakılır, yakılır.. Güya Akalar barışın bir simgesi olarak göndermişlerdir Tahta Atı… Oysa Anadolu İnsanı savaşırken de barışırken de adam gibi adamdır, yiğitçe ve sözünün eridir…

Büyük Atatürk Çanakkale Savaşın’a katılmış ve şehit olmuş yabancı askerler için şunları söylüyordu: ”Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken yiğit kahramanlar! Burada bir dost vatanın bağrındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen fedakar analar, göz yaşlarınızı dindiriniz… Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır…”

Truva filmi sanki yalnızca Akhilleus (Aşil) ile Hektorun mücadelesine yoğunlaşmış durumdadır… Burada bile bir adaletsizlik söz konusudur... Akhilleus tanrılar tarafından korunmakta… Her tarafı zırhlarla sarılmıştır. Ve yalnızca topuğu savunmasızdır… Oysa bizim Hektor yalnızca bileğine güvenmektedir… Akhilleus ile savaşırken Troya surlarından olaya tanıklık eden herkes onu koruyabilecekken, hiç kimse bu yiğitçe hesaplaşmaya karışmıyor… (Filimde tanrıların koruduğu Akhilleus’un şımarık tavrı karşısında, Hektor’un yiğitçe savaşarak ölmesini izlerken kendimi tutamıyorum, gözlerimden yaşlar süzülüyor… Haksızlık bu!... Diyorum.) Hele Akhilleus’un Hektorun ölmüş bedenini arabasının arkasına bağlayarak sürüklemesi dayanılası bir durum değil.

Malazgirt Meydan Savaşı’nda Alparslan, Diojeni; Büyük Taaruz’da Mustafa Kemal, Trikopis’i esir aldıklarında, onları özel bir konuk gibi saygıyla ağırlamışlardır…

Aslında Troya Savaşı’nın mitolojik öyküsü ne olursa olsun gerçek olan şu ki; Çanakkale Savaşı ile aynı gerekçelerle yapılmış olmasıdır. Yani amaç, boğazların denetimini ele geçirmektir… Gerisi hikâye…

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığı zaman, “Biz Asyalılar Troya’nın öcünü aldık!” demiştir.

Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’nın ardından Hisarlık Tepe’yi (Troya’yı) gezerken asasını yere vurarak “Ey Hektor öcünü aldık!“ demiştir. Ve çok beğendiği, boğazı gören bir yerde durup, hüzünlenerek “Hektor olsaydım buraya gömülürdüm!” demiştir.

Troya… on katlı höyük, Troya!... İlk düzenli mekanı, dörtgen planlı evi yani Megaron’u, seramikçi çarkını ve havadan sudan para kazanmayı sen öğrettin, tüm dünyaya…

Troya jeopolitik konumu gereği Karadeniz’e gitmek isteyen ancak kuzey rüzgarları nedeniyle gidemeyen gemilerin barındığı bir yerdir… Troya limanları hem korunaklıdır hem de güvenlidir… İşte bu yüzden kral Priamos “havadan (rüzgardan) ve sudan (denizden)” çok para kazanmışdır…

“Memlekette taş çoktur. Endişeye mahal yoktur. Asarı atikalarımızdan (eski eserlerimizden) taş götürmek isteyen ecnebilere (yabancılara) yardımcı oluna…” Diye fermanların çıkarıldığı yıllarda (19.yy sonları), Almanya’dan Heinrich Schliemann adında maceracı bir adam ülkemize gelir. Homeros’un destanlarını okuduğu için Troya’da Kral Priamos’un hazinelerini bulmaktır tek düşündüğü… Avrupalılar onu arkeoloji biliminin büyük adamı olarak sunsa bile, o aslında aç gözlü bir definecidir. Padişahın ve sarayın Alman hayranlığından da faydalanıp, Hisarlık Tepe’de yani Troya’da (arkeolog olmadığı halde) kazı yapma izni alır. Yaklaşık bir aylık kazının ardından hazineleri bulduğunda, kazıyı bitirdiğini söyleyerek işçileri dağıtır. Karısıyla birlikte elleriyle altın takıları çıkarırlar… Takıları karısına takarak denemesini de birlikte yaparlar…. Ve her şey harikadır… Ancak kazı bilinçsizce yapıldığı için, höyük katmanları birbirine karışmış, seramik kaplar ve diğer buluntular değersiz bulundukları için sağa sola atılmıştır…

H. Schliemann bulduklarının büyük bir kısmını saklar. Ve bulduğunu söylediği az bir bölümden Osmanlı Hükümeti’nin payını vererek, asıl hazineyi Almanya’ya kaçırır…Alman Hükümeti Schliemann’ı ödüllendirerek, hazineyi Berlin Müzesi’nde sergilemeye başlar… Ne yazık ki, II. Dünya Savaşı’nda hazine kaybolur…

Geçtiğimiz yıllarda bir Rus sanat tarihçisi, Troya Hazinesi’nin ellerinde olduğunu, savaş yıllarında Almanların Rusya’dan götürdüklerine misilleme olarak Berlin’den getirildiğini, karşılıklı eser değişimiyle Troya Hazinesi’ni Almanlara geri verebileceklerini söylüyordu… Bunun üzerine, Türkiye’den gerekli yasal girişimler yapılarak hazinenin gerçekte ait olduğu ülkesine dönmesi gerektiği bildirildi. Ancak üzülerek söyleyelim ki şimdilik, herhangi bir sonuç alınamadı…

Troya yalnızca “Tahta Atıyla” değil dünya uygarlık tarihine Anadolu’nun tadını ve rengini katarak, önemini gün be gün artırarak sürdürmeye devam ediyor …