Torosların Öte Yüzü Şafak


EGE LİFE, 01 TEMMUZ 2006, YIL: 3, SAYI: 30

TOROSLARIN ÖTE YÜZÜ ŞAFAK


Yaprak sarısıyla bezenmiş yorgun bir Sonbaharın sabahında, Mersine gidiyoruz… Otobüsün buğulu camlarını silerek, yolun iki yanını izlemeye çalışıyorum… Torosları aşarken uzaklarda, ta uzaklarda ufukta kıp kırmızı bir tan yeri… Orası diyorum!… Büyük İskender ile Darius’un (İssos Savaşı’nda) kıyasıya savaştığı Amik Ovası olmalı diyorum… Yer, zaman ve kahramanlar hızla gelip geçiyor gözümün önünden. Doğuya giden yolların, yolculuğun egzotizmi olmalı bu. Torosları aşarken şiirsel dizeler uçuşuyor imgelerimde:
Torosların öte yüzü şafak...


Büyük İskender olmak var ya!
Darius’un kızıl şafağında
Köpüklü atların nal sesleriyle
Torosları aşarken…

Padişah fermanları olmak var ya!
Dadaloğlu’nun dağlarında
Bulut bulut duman duman
Göğe savrulan…

Karacaoğlan olmak var ya!
Karaca kızın gül koynunda
Türkülerle uzayan…
Silifke yollarında…
Yıllar sonra aynı yoldan bu kez yine Mersine gidiyoruz. Okulumuzun (Denizli Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi) Korosu Mersin’de yapılmakta olan korolar şenliğinde konser vermeye gidiyor… Öğretmen ve öğrencilerle birlikteyiz. Torosları aşarken yine “Torosların öte yüzü şafak” diyeceğiz, hep birlikte…
Bu şiiri müzik öğretmeni Veli Koyuyeşil bestelemiş, Özkan Akgül de orkestraya uyarlamıştı…
Ve koro şefi Sevgi Utma yönetiminde sahneye çıkan okulumuz korosu, muhteşem bir konser vererek bu parçayı da seslendirdi… Sonuç mükemmeldi… Mersin Kültür Merkezi’nde coşkulu bir alkış fırtınası uzun süre dinmek bilmedi…
Başarmanın haklı gururuyla doyasıya gezmeyi ve eğlenmeyi hak etmiştik.
Mersin Atatürk Evi’ni ve Arkeoloji Müzesi’ni gezerek başlıyoruz güne… Şehir turu, sahil yürüyüşünden sonra “Tantuni” ve ayranla ayaküstü atıştırıp Silifke’ye doğru yola çıkıyoruz.
İlk durağımız Kanlıdivane. Burası, Mersin'den Silifke'ye giderken, Erdemli’yi 12 kilometre geçtiğinizde yoldan ve denizden üç kilometre kuzeyde yer alır.
Eski adı Kanytelleis ya da Konytela olan ören yerinde ilk yerleşim M.Ö 3. yy sonlarında başlamıştır. Kanytelleis Helenistik, Roma ve Bizans Dönemlerinin izlerinin ve yapılarının bir arada sergilendiği, önemli bir antik yerleşim merkezidir ve11. yy kadar yerleşim görmüştür. Orta yerde bulunan büyük obrukta, eskiden suçluların ve kölelerin vahşi hayvanlara parçalatılmasından dolayı buraya Kanlıdivane denilmiştir. 90 metre uzunlukta, 70 metre eninde ve 60 metre derinlikte olan doğal çökük, ören yerinin merkezini oluşturur. Toroslarda çok rastlanan karst olayıyla meydana gelen doğal çukurlardan, obruklardan biridir. Çok tanrılı dönemlerden, Hıristiyanlığa ve günümüze kadar, bu çukur kutsallığı olan bir yer olarak önemini sürdürmüştür.
Obruğun kuzey ve güney tarafındaki yarlarda insan figürlü tören kabartmaları vardır.
Hellenistik Döneme ait kulenin duvarındaki yazıtta, kulenin Olba Kralı Tarkyaris’in oğlu Teukros tarafından Zeus için yaptırıldığı belirtilmektedir.
Kanytelleis M.Ö 3 ve 2. yy'da yörede hüküm süren Olba Krallığı’nın sınırları içinde bulunuyordu. M.S 1. yy’dan itibaren, bir Roma kenti olan yakındaki Elauisse - Sebaste'ye bağlanmıştır.
Antik kenti, 1851 – 1852 yıllarında gezen Fransız orientalist Langlois burasının Bizans İmparatoru Theodosius II (408 – 450) tarafından yeniden düzenlenerek adının Neopolis (Yenikent) olarak değiştirildiğini saptamıştır.
Obruk etrafındaki mimari yapıların çoğu; Bazilikalar, sarnıçlar Bizans Dönemi’nden kalma eserlerdir.
Kentte anıt mezarlar, lahitler ve günümüze ait mezarlar yer almaktadır. Hemen yakınlarda bulunan “Çanakçı Kaya Mezarları” da kentin nekropolü (mezarlığı) içinde yer almaktadır. Kaya mezarlarının cephelerinde çok sayıda insan figürlü kabartmalar yer almaktadır.
Obruk ve etrafında gelişmiş olan yerleşim oldukça etkileyici ve gizemli bir manzara sunmaktadır. Ören yerindeki dilek ağaçlarına bez bağlama geleneği ve antik nekropolün hala mezarlık olarak kullanılıyor olması, kültürel sürekliliğin günümüzdeki yansımalarıdır
Zaman hızla geçiyor… Daha gezmeyi düşündüğümüz yerler var. Kızkalesi’ne doğru yola çıkıyoruz.

Kızkalesi-Korykos

Korykos, Mersin -Silifke karayolunun 60. kilometresinde Kızkalesi beldesindedir. Roma ve Bizans dönemlerinde yoğun olmak üzere, İslami devirlerde de iskân görmüştür. Ören yerinde iç ve dış kale, kiliseler, sarnıçlar, su kemerleri, kaya mezarları, lahitler ve taş döşemeli Roma yolları kısmen ayaktadır.
Korykos antik kentinin kıyı kalesinin 200 metre açığında, küçük bir adacık üzerinde yer alan kaleye "Kızkalesi" denir. Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesi'nin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 metredir. Kızkalesi ile sahildeki kale denizden bir yolla bağlanarak, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştır. Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından 1448 yılında onarılan Kızkalesi bugün Mersin turizminin sembolü haline gelmiştir. Turistlerin yoğun ilgisini çeken kaleye, kıyıdan balıkçı motorları ile geçilmektedir.

Kızkalesi Efsanesi
Korykos'ta yaşayan Krallardan biri, bir kız çocuğunun olmasını çok istediği için gece gündüz Tanrıya yalvarıp, yakarmaktadır. Dilekler dileyip adaklar adamaktadır… Sonunda dileği yerine gelir. Dünyalar güzeli kızı büyüyüp serpilmeye başlar… Kız büyüdükçe güzelliği ve yardımseverliği ile herkesin sevgisini kazanır.
Günlerden bir gün kente bir falcı gelir. Kral onu saraya çağırtarak kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı, kızın eline bakınca irkilir ama bir şey söylemez. Kral zorlayınca "Kralım, kızınızı zehirli bir yılan sokacak ve kızınız ölecek… Bu yazgıyı hiçbir şey bozamayacak… Siz dahi engel olamayacaksınız” deyip oradan ayrılır. Kral, kızına bir şey söylemez ama derin düşüncelere dalar. Sonunda kıyıya yakın küçük bir adacık üzerinde, ak taşlarla örülmüş bir kale yaptırmaya karar verir… Kaleyi yaptırır ve kızını buraya kapatarak korumaya alır. Olup bitenleri anlayamadığından kızı üzülmekte, günden güne eriyip gitmektedir… Ve günün birinde, saraydan kaleye gönderilen üzüm sepetine gizlenen yılan, kızı sokarak öldürür.
Kızkalesi’nin güzel kızına ve kötü yazgısına çok üzülüyoruz… Uzaktan Kızkalesi’ne el sallayıp yolumuza devam ediyoruz.
Astım - Dilek Mağarası
Cennet obruğunun 300 metre batısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler çok ilginç şekilli dev sarkıt ve dikitlerle süslüdür. İçi ışıklandırılmış olup, mağaranın astımlılara iyi geldiğine inanılır. İçinde dilek tutulduğu için Astım - Dilek Mağarası denmiştir. Mağarada sıcaklık ortalaması 15 derecedir. Nem oranı yazın % 85’e, kışın % 95'e ulaşır.
Burayı ziyarete gelenler, Cennet ve Cehennem çökükleri ile Astım - Dilek Mağarası çevresindeki ağaç ve çalı dallarına dilek dileyip bez parçası bağlarlar.

Cennet Çöküğü

Bir yeraltı deresinin yol açtığı jeolojik erozyonla mağara tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukurdur. Elips biçimindeki ağız kısmının çapları 250 metre ve 110 metre olup, derinliği 70 metredir. Çökük tabanının güney ucunda 200 metre uzunluğunda ve en derin noktası 135 metre olan büyük bir mağara girişi bulunmaktadır. Bu mağaranın ağzında küçük bir kilise vardır.
Kilisenin giriş kapısı üzerindeki dört satırlık kitabede, bu kilisenin V.yy'da St. Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana'ya ithafen yaptırılmış olduğu yazılmaktadır.
Cennet çöküğünün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle inilmektedir. Kiliseye 300 basamakla varılır. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında gizemli bir yeraltı deresinin sesi duyulmaktadır. Okulumuzun korosu hemen orada, oracıkta söylemeye başlıyor… Cenneti yeryüzünde görmenin heyecanıyla coşkulu bir konsere dönüşüyor… İzleyenler alkışlarla karşılık veriyor.

Cehennem Çukuru
Cennet çöküğünün 75 metre kuzeyindeki Cehennem çukuru da Cennet çöküğü gibi oluşmuştur. Ağız çember çapları 50 metre ve 75 metredir, derinliği 128 metredir. Kenarları içbükey olduğu için içerisine inmek mümkün olamamaktadır.
Mitolojiye göre Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon'u buradaki bir kavgada yendikten sonra, onu Etna Yanardağı'nın altına sonsuza dek kapatmadan önce bir süre Cehennem çukurunda hapsetmiştir.
Akşam oldu. Ne Silifke’nin yoğurdundan yiyebildik, ne de Ham Çökeleğinden… Silifke Kalesi’nin yanından geçiyoruz… Görkemli bir siluet sunuyor Akdeniz Akşamlarına… Göksu vadisinden uzaklara, Torosların öte yüzüne doğru güneşin batışını izliyoruz…
Mut’a geldiğimizde hava iyice kararmıştı… Karanlıkların içinde kaybolup gidiyoruz… Yollar uzun, yollar bitip tükenmez…
Mut Kayısı Festivali başlamış…
Uzaktan Mut Kalesi’nden duygulu bir ses yankılanıyor. Günümüzün Karacaoğlanı Musa Eroğlu söylüyor…
“Bana ne yazdan, bahardan
Bana ne borandan, kardan
Aşağıdan yukarıdan
Yolun sonu görünüyor…”