Poseidon


EGE LİFE, 01 AĞUSTOS 2006, YIL: 3, SAYI: 31


DENİZLERİN EFENDİSİ

POSEİDON

(NEPTÜN)





“Denizin üstünde ala bulut
Yüzünde gümüş gemi
İçinde sarıbalık
Dibinde mavi yosun
Kıyıda bir çıplak adam
Durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
Gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,

Yosun mu yoksa?
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
Bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla…” (Nazım Hikmet)





Yıldızlı gecelerde, yeni doğan dolun ayı izlemek inanılmaz keyifli anlar yaşatır insana… Olanca duygusallığınız, romantizminiz çıkıverir bilinmez yerlerden… Sizi alıp götürür karanlık gecenin derinliklerine…

Yıldızlar ve engin gökyüzü, yeraltı ve köpüklü denizler insanoğlunun her zaman ilgisini çekmiştir. Evrenin olağan döngüsündeki bilinmezlikler, gizemli öykülerle süslenerek dilden dile, kulaktan kulağa söylenip durmuştur.

Dolunayı izlerken adını bildiğimiz yıldızları bulmaya çalışıyoruz… Ay ışığında deniz olanca güzelliğiyle sere serpe uzanmış; yakamozlar bir yanıp, bir sönerek ipil ipil ışıldıyor… Ay Tanrıçası Selene’nin ve tanrıların adlarıyla anılan yıldızların peşine takılıp, yakamozların ışıltıları içinde kaybolup gidiyoruz…

Ve ertesi gün… Güneş epeyce yükselmiş gecenin yorgunluyla daha yeni uyanabildik… Deniz olanca güzelliğiyle bizleri çağırıyor. Bu çağrıya hayır demek mümkün değil. Atlıyoruz mavi derinliklere… Evet, evet… Turkuazın en güzeli işte buradaki, bu renk olmalı; Işıldayan kumlar, deniz canlıları ve renk renk balıklar… Oda ne! Denizin dibinde, yosunlu kayaların üzerine oturmuş yaşlı bir deniz bilgesi; Nereus, denizkızlarını toplamış etrafına, denizlerin efendisi Poseiodon’un öyküsünü anlatıyor…

“Evreni üçe böldük; üçümüzde aldık payımızı… Kura çekildi, köpüklü denizler düştü payıma… Sisli karanlıklar ülkesi, Hades’e, Yıldızlı gökyüzü ise Zeus’a verildi”… Diye anlatıyor denizlerin efendisi Poseidon, kardeşleriyle evrenin paylaşımını…

Posedion için yapılan eski bir yakarış şöyle başlar:

Ey yerleri sarsan kara saçlı Tanrım, bana kulak ver!.. Hızlı koşan dört azgın atın çektiği şarını, tuzlu sular arasından geçirerek, elinde taşıdığın üççatallı uzun yabayı sallıyorsun; Derin suların, uçsuz bucaksız denizlerin efendisi olan Tanrım, Yerin temelini koru, onlar toprağın ağır yükü altında ezilmesinler, çökmesinler; Gemilere uygun rüzgârlar gönder, onların yelkenleri şişsin… Bana sağlık, huzur ve ağız tadıyla harcayabileceğim zenginlikler ver!

Bu dilekler yerine geldi mi, bilinmez ama Poseidon sulara ve denizlere hükmeden Tanrı olarak dolanıp durdu, engin denizlerde, üç ağızlı yabasıyla…

Bütün evren, üçe bölündüğü zaman, Zeus’un kardeşi olan Poseidon’a denizlerin, adaların ve sahillerin tanrılığı düşmüştü. Suların tanrısı Poseidon, denizin mavi derinliklerinde yaşıyordu. O’nun muhteşem sarayı, dalgaların koşuştuğu, denizin dibinde kurulmuştu. Saray, duvarlarına güneş vurduğu zaman, suyun altından, gök kuşağı gibi rengârenk ışıldayan sedeflerden yapılmıştı. Bütün denizlerin en güzel bitkilerinden seçilmiş çiçekler, sarmaşıklar, sarayın has bahçelerini süslüyordu...

Dalgalar diyarının, eşsiz hükümdarı Poseidon, suların dibindeki parlak ve göz kamaştıran sarayından çıktığı zaman, arabasına biner, bir eliyle dizginleri tutarken, öteki eline de üççatallı yabasını alırdı… Atların çektiği şarını sürdüğünde, deniz gülümseyerek açılır, ona yol verirdi… Hemen, yunus balıkları etrafında neşe ile sıçramaya başlardı. Bütün deniz canlıları tanırdı O’nu… Gizlendikleri kovuklardan, köşelerden çıkarak, hemencecik etrafında toplanıverirlerdi. Poseidon yola çıkınca, hep birlikte şarının yanında yüzerek, onu takip ederler ve O’na bekçilik yaparlardı. O arabasına bindiğinde, azgın dalgalar birdenbire yavaşlar, deniz öfkesini unutup, neşe ile parlamaya başlardı… Poseidon, hafif esen serin rüzgârların nefesiyle engin suların maviliğinde, beyaz köpükler bırakarak giderken, yağız atlarının uzun yeleleri, dalga dalga salınarak uçuşurlardı… Engin denizler, Poseidon’un suları yararak giden şarına o kadar hızla yol verirlerdi ki; arabanın dingiller bile ıslanmazdı.

Kardeşi Zeus kızdığı zaman nasıl yıldırımlar fırlatır, göğü inletirse, Poseidon da, sinirleri bozulduğu zaman suların yüzünü karartarak, kocaman dalgaları kabartıp, onları vahşi hayvanlar gibi kıyılara saldırtırdı. Azgın dalgalar müthiş gürültülerle sahillere çarpar, kayaları parçalarlardı. Poseidon‘un korkunç ve kızgın atları, böyle zamanlarda etrafa beyaz köpükler saçarak deniz ufuklarında baş döndürücü bir hızla koşarlardı.

Bazı günlerde, hüzünlü bulutlar göğü kederle doldurduğunda, azgın rüzgârlar da sanki zincirlerinden boşanmış gibi savrula savrula esmeye başlardı. Böyle zamanlarda kudurmuş gürültülü dev dalgalar gemilerin omurgalarını dövmeye başlar; Fırtınalar direklerini kırar, yelkenlerini yırtardı. Coşan çalkalanan deniz, gemileri kumlara saplar, bilinmeyen kayalara çarparak paramparça ederdi.

Poseidon, yalnız dalgaları sallayarak denizin sükûnetini bozmazdı. O aynı zamanda, uluyan, korkunç sesler çıkaran dalgaları ve deniz anaforlarını meydan getirerek, koşturur ve yüksek sahillerin diplerine çarpar, oraları, sarsar, çökertir, yıkardı.

Öyle ki, Deniz Tanrısı, kızdığı zaman, isterse sahilleri altüst ederdi. Hatta o bütün kıtaların biçimlerini bozacak, değiştirecek kudrete, kuvvete sahipti. Denizlere serpilmiş, geniş yarıklar, hep Poseidon’un eseri sayılırdı. O, üççatallı yabasını vurduğu zaman, kıyılardaki yalçın kayalar yarılır, parçalanırdı; o istediği zaman dağları koparıp, denizlere fırlatarak, adaları meydana getirirdi.

İnsanlar, yer sarsıntılarıyla toprağın yarılmasını, lavların fışkırmasını da Poseidon’un üççatallı yabasını yere vurmasından sanırlardı. Susuz kurak yerlerde, suları fışkırtarak onları şenlendiren Tanrı, bazen de aksine bereketli, sulak yerlerdeki kaynakları, kuyuları kurutur, ortalığı çöle çevirirdi.

Derler ki, bir gün Argolid ‘de yapılan savaşta kral İnakhos, Posedion’a karşı gelerek Hera'yı desteklemişti. Buna öfkelenen suların ve denizlerin Tanrısı, yabasını hiddetle yere vurunca, bu güzel ülkeyi sulayan, cennet yapan bütün kaynakları, çeşmeleri kurutmuştu. Ağıza konacak bir damla su bile bırakmamıştı, hayvanlar, insanlar, ölmeye, otlar kurumaya başlamıştı.

Sarayında susuzluktan yanıp yakılan İnakhos, içecek su bulmaları için kızlarını farklı yönlere su aramaya yolladı.

Kızlarından biri olan Amymone, uzun müddet dolaştıktan ve çok bitkin bir hale geldikten sonra bir ağacın altında uyuya kaldı. Biraz sonra yanı başından geçen bir geyiğin çıkardığı gürültü ile uyanınca genç kız hemen kalktı, yayını gerek geyiğe bir ok attı, fakat ok geyiğe değecek yerde, orada fundalıkta uyuyan bir Satyros’a isabet etti.

Öfkeden kuduran Satyros, yarasından akan kanlara aldırmadan; hatasını anlayarak koşmaya başlayan güzel kızın peşine düştü. Hem koşuyor hem acı acı bağırıyordu. Amymone‘den müthiş bir intikam alacaktı. Zavallı kızcağız Satyros’un kendisini yakalamak üzere olduğunu hissedince, yerleri sarsan Tanrı’nın yardımına gelmesini diledi. O anda Poseidon göründü ve üççatallı yabasını kızın peşinde koşan kızgın Satyros‘a fırlattı. Vuruşu o kadar müthiş oldu ki, Tanrı’nın silahı Satyros’un vücudunu delip geçerek bir kayaya saplandı.

Tanrı, olanlara korku dolu gözlerle bakan kıza dönerek:

-Ne arıyorsun güzel kız? Diye sordu.

-Susuzluğu giderecek bir kaynak arıyorum; yeri kavuran ve beni yakan yandıran susuzluğu dindirmek istiyorum.

-Öyleyse şu kayaya saplanmış bulunan üçağızlı yabamı oradan çek çıkar!

Amymone, buyruğu dinledi ve Tanrı’nın yabasını kayadan çekip çıkardı… Üçağızlı Yaba saplandığı yerden çıkar çıkmaz, kayadan üç berrak kaynak fışkırmaya başladı… Gelip geçenler, su içenler Lerna Pınarı dediler, bu pınarın adına.

Posedion’un karısının adı Amphitrite idi. O denizlerin muhteşem kraliçesi olmadan evvel zaten güzel bir peri kızıydı… Okeanos’un kızıydı.

Amphitrite, bir gün Naksos adasında, Okeanidler arasında dans ediyordu. Poseidon, bu güzel kızı görünce hemencecik orada, o anda gönül verdi, vuruldu... Onu almak istedi. Fakat kız korkarak denize atladı… Denizin derinliklerine daldı, kayboldu. Poseidon, O’nun peşinden koşması ve yakalaması için bir yunus balığı gönderdi arkasından. Yunus balığı, kızı takip etti ve nereye gitti ise o da arkasından gitti… Nihayet kız yorulunca onu yakaladı… Ve sırtına bindirerek, getirip, Poseidon’un kollarına bıraktı.

Düğünleri denizin derinliklerinde gizlenen muhteşem sarayda yapıldı. Ardı sıra çocukları oldu. Bu çocuğun yüzü Tanrılara ve insanlara benziyordu. Fakat deniz yosunları ile örtülü bulunan belinden aşağısı bir balık kuyruğu gibi uzanıyordu. Triton adı verilen bu çocuk, doğar doğmaz annesine babasına hizmet etmeye onların buyruklarını denizler dünyasına iletmeye başladı. Büyük kıvrımlı bir deniz kabuğu taşırdı elinde. Kuvvetli nefesi ile onu üfürdüğü zaman, kudurmuş dalgaların seslerine benzer sesler çıkarıyordu.

Poseidon ile Amphitrite’nin biricik oğulları olan Triton; denizkızları ile birleşerek çok sayıda çocuk sahibi oldu. Çocuklarının yüzleri babası gibi insanlara, vücutları balıklara benziyordu.

Bütün nehirlerin ve denizlerin tanrısı Poseidon, yanında güzel karısı Amphitrite ile denizlerin derinliklerindeki muhteşem saraylarından çıkıp, dolaşmaya başladıkları zaman, Triton ve oğulları, trampetlerini çalıp, borularını üfleyerek, dalgaların hiddetini yatıştırırlardı… Tanrının arabasının arkasından, yanından yüzerek onlara eşlik ederler, koşuşurlardı…

Denizkızları Nereidler, bu çıplak göğüslü güzel bakireler de, onlarla beraber gelirlerdi. Bu güzel deniz perilerinin babaları, denizin ihtiyarı olan Nereus; deniz yollarını iyi bildiğinden, mis kokulu rüzgârlarla Tanrı’nın arabasının ve etrafındaki alayın emin yollardan gitmelerine öncülük ederdi.

Diğer bir deniz ihtiyarı olan Proteos, Deniz Tanrısı’nın dalga sürülerini sualtı vadilerinde dolaştırırdı… Bazen denizin yüzeyine çıkarır, koşturur, rüzgârlar dinince de onları sahillerde uyuturdu. Fakat rüzgâr esince uyuyan dalga sürüleri uyanır, ele geçirilmesi imkânsız bir halde, şekilden şekile girerek, çılgınca koşuştururlardı.

Deniz Kentaurları dalgaları sallayarak köpürtürlerdi. Yarısı at, yarısı balık olan Hippo Kamposlar (Uşak Müzesi’nde sahtesiyle değiştirilen Karun Hazinesi’nin “Kanatlı Denizatı”), sırtlarında Lir çalan perileri taşıyarak dalgalar arasında, şaha kalkarlardı… Yunus balıklarının sırtına binmiş olan Eroslar, şen kahkahalar atarak, birbirleriyle şakalaşırlardı. Arada sırada denizlerin ilham perileri olan Sirenler, güzel seslerini, Tritonların boru seslerine uydurarak, muhteşem konserler verirlerdi.

Posedion‘un çocukları yalnız Tritonlar değildi; Güneşte oynaşan balık sürüleri, büyük palamutlar, denizlerde bulunan daha başka tür balıklarda onun soyundan gelmişlerdi... Fakat bazen denizler, kızgın dalgaların karnından sahilleri tahrip eden, yağmalayan korkunç devler de doğururlardı. Bu korkunç oğulların en tanınmışları, Polyphemos ile Anteos idi…”

Yaşlı deniz bilgesi Nereus bizi fark edince anlatmayı kesti ve denizkızlarıyla beraber hep birlikte kaybolup gittiler… Uzaklara, çok uzaklara…

Denizin üstüne çıkıyoruz… Güneş gözlerimizi kamaştırıyor. Yaşadıklarımızın düş mü, gerçek mi olduğunun farkında değiliz…

Deniz mevsiminde keyifli günler geçirmek istiyorsanız. Denizlerin Efendisi Poseidon’u kızdırmayın. Üçağızlı yabasıyla korkunç dalgalarını da unutmayın!

Siz siz olun Poseidon’u, eşi Amphitrite ile engin denizleri dolaşmaya çıktığı zamanki coşkusuyla görmeye çalışın… İşte denizin bütün güzelliklerinin toplanıp onların peşine düştüğü zaman, o zamandır!

Şairin denizi anlattığı zamandır:



İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim. (Orhan Veli Kanık)