Kaval


NEFES NEFESE,

SEVDA YÜKLÜ BİR SES !..


Nizami Çubuk



Bin dokuz yüz yetmişlerin sonunda, Torosların yaylalarında, küçük bir mezrada çiçeği burnunda bir öğretmenim. Birden beşe kadar hepsi toplam on bir öğrencim var… Öğrencilerimi çok seviyorum…

Bir gün öğle arasında, ellerindeki bıçaklarla öğrencilerimin taze ağaç dallarından düdük yaptıklarını gördüm. Derse girdiğimizde onların yaptıkları düdüklerden, çocukluğumuzda bizim de yaptığımızı ve onları öttürerek oyunlar oynadığımızı söyledim. Çocuksu bir sevinçle ve heyecanla mutluluklarını paylaştım. Hemen, Dudu parmak kaldırdı.

“Öğretmenim bizim yaptığımız düdükler ne olacak, dedemin bir kavalı var ki, nah bu kadar!” Diyerek kollarını sonuna kadar açtı. “Siz asıl onu görmelisiniz”.

Dudu’ya dedesinden izin alarak, o kavalı mutlaka getirmesini söyledim.

Ertesi gün, Dudu omzuna astığı kavalla okula geldi. Kaval, kilim motifli ve askılı bir kılıfın içindeydi. Kılıfından çıkardım, evirdim çevirdim baktım… Bildiğim kavallara benzemiyordu. İki ucu açık ağaçtan bir boru gibiydi. Öttürmeye çalıştım; sağdan denedim olmadı, soldan denedim nafile…

Kavalı tekrar Dudu’ya vererek, gönderdim. Dedesine selam söyledim. “Akşam, dedenin yanına çay içmeye geleceğim.” dedim.

***

Akşam Hüseyin Amcanın yanına vardığımda, o ocağın başında oturuyordu. Buyur etti. Ocağın bir yanında o, bir yanında ben, minderlere oturduk. Yüzünde yaşamın derin izleri olan, salkım saçak bıyıklarıyla bilge bir insan görünümündeydi… Hoş beşten sonra, söz köşedeki buğday çuvallarının üzerinde, duvarda asılı duran kavala geldi. Hüseyin Amca derin bir nefes alarak;

“Hocam kaval deyince beni yüreğimden vurdun” dedi. Tabakasını açtı, parmaklarıyla yuvarlaya yuvarlaya ve diliyle yalayarak sigarasını sardı. Ocağı maşayla karıştırıp, aldığı közle sigarasını yaktı. Derin bir nefes çektikten sonra, ağzından ve burnundan dumanlar savurarak, tekrar ocağın küllerini maşayla karıştırdı ve konuşmaya başladı:

“Geldiğin zamanki gördüğün eşim, benim ikinci karımdır. İlk eşim sizlere ömür, öldü… O ölünce, konu komşu bir oldu; çocuklar dağılıp kalmasınlar, ocakları tütsün diye, beni yeniden evlendirdiler… Gel gör ki hiç de öyle olmadı… Gönlüm küstü, elim hiçbir şeye varmaz oldu. Çok sevdiğim kavalımı bile çalamaz oldum.”

***

Hüseyin Amca maşayla külleri karıştırarak konuşmaya devam etti:

“Çocukken sürüleri otlatmaya gittiğimde, yıldızlı gecelerin yalnızlığında, ta uzaklardan gelen yanık kaval sesleriyle oyalanır, onlara ıslığımla eşlik ederdim. Benim de böyle yanık havalar çalan kavalım olsun isterdim.

Bir gün babama, bana kaval almasını söyledim. Toprağı bol olsun, hayır demedi.

***

Kasabanın pazarına gittiğimizde doğruca kavalcı Ali Rıza Usta’nın dükkânına vardık. Ali Rıza Usta tornasında, kurumuş kiraz dallarından kaval yapıyordu. Selam verip, kolay gelsin dedikten sonra, kaval almaya geldiğimizi söyledik. Elinde bitmiş kavalının kalmadığını söylediğinde, sanki dünya başıma yıkılmıştı. Dokunsalar ağlayacaktım… Ali Rıza Usta başını kaldırdı, babacan bir tavırla gözlüklerinin üstünden yüzüme baktı ve elini omzuma koyarak:

“Gerçekten çok mu istiyordun?” dedi.

Boğazım düğümlendi, konuşamadım. Konuşsam ağlayacağım. Başımı salladım.

“Senin çok istediğin gözlerinden belli” dedi.

Kısa süren bir sessizlikten sonra:

“Şu duvarda asılı gördüğün kaval var ya, işte o, bana rahmetli ustamdan kaldı. Yıllardır gözüm gibi saklarım onu. Ben yaşlandım. Çocuklar da heves etmediler. Oysa kaval dediğin çalınmak ister, nefes nefese türkülere eşlik etmek ister. Senin çok istemenden etkilendim, heyecanlandım.” Dedi. Saçlarımı okşadı. “Bu kavalın gönlünü küstürmeyeceğine ve bu kavalı nefessiz bırakmayacağına söz verirsen, sana verebilirim… Ancak, senden besili bir koç isterim.” Dedi.

Hemen her dediğini kabul ederek elini öptüm. Kavalı elime aldım. Yerimde duramıyordum. Babamla sohbete daldılar ama ben neler konuştuklarını duymadım bile...

Dönüş için, erkenden yaylanın yolunu tuttuk…

***

Sürümüzü hevesle otlatmaya götürüyordum artık… Yıldızlı gecelerde ben de kaval çalmaya başlamıştım… Yanık sesli kavalım sessiz gecelerdeki yalnız ve zavallı gönlüme yoldaşlık ediyordu...

Yalnız gecelerin sabahında, yorgun kavalımı iyice yağlayıp güneşin karşısına koyardım; ısınıp kurusun diye… Yağlanıp, ısınan kavalın gevrek sesine hiç doyum olmaz…

Kuşluk vakti, sürüyü ağıla götürmeden önce, toz duman içinde derenin aşağısındaki pınara indirirdim. İşte tam o sırada kavalımı çıkarır, kepeneğimin üzerine uzanarak horlatmalı uzun havalardan en yanık olanını bir daha çalardım… Bunu duyan komşumuzun güzel kızı Dudu, hemen testisini alır, su doldurmaya gelirdi, pınarın başına… Göz göze gelirdik ama utancımızdan konuşamazdık… Ona bakmaya hiç doyamazdım… O da utanarak bana bakar ve gülümserdi. O an sanki yüreğim ağzıma gelirdi…”

***

Hüseyin Amca sigarasını tazeledi. Derin bir nefesten sonra ocakta yanan ateşi toparladı. Külleri deşerek anlatmaya devam etti:

“Dudu yengenle evlendik. Bizi buluşturduğu için kavalı o da çok severdi. Bu yüzden kavala nakışlı güzel bir kılıf örüverdi.

Zamanla çocuklarımız oldu. Mutluyduk… Ama gel gör ki kahrolası kötü yazgımız bizi ayırdı…” Hüseyin Amca’nın gözlerinden yaşlar süzüldü, sesi titredi… Yutkunarak devam etti:

“Senin öğrencin Dudu’nun adı var ya; işte o rahmetlinin adıdır. Eşim, son doğumunu yaparken, sizlere ömür, öldü… Kahroldum, yıkıldım hayata küstüm… Ogün bugündür kavalı duvara astım, orada duruyor. Bir daha elim hiç mi hiç varmadı çalmaya…”

Hüseyin Amca yerinden kalktı. Duvardan kavalı aldı.

“ İstersen sana vereyim götür, çal.” Dedi.

Eğer gönlü olursa kavalı satın almak istediğimi söylediğimde, uzun uzun düşündü. Sonra başını kaldırdı.

“Hocam, Ali Rıza Usta da böyle yapmıştı. Senin bu kavalın kıymetini bileceğinden eminim” dedi. O sözünü bitirmeden, “öyleyse ben de sana besili bir koç alırım” dedim. Gülümseyerek, başıyla tamam dedi. Ancak eşi Dudu’nun ördüğü nakışlı kaval kılıfını hatıra olarak alıkoyacağını söyledi. Geç vakit elimde kaval evimin yolunu tuttum.

***

Hüseyin Amcayla baba oğul gibi olmuştuk. Her gün buluşuyorduk. Bana kaval çalmayı öğretiyordu…

Tayinim Denizli’ye çıkmıştı. Yükümü sarıp ayrılacağım gün, erkenden elinde nakışlı kaval kılıfıyla Hüseyin Amca yanıma geldi. Boynuma sarılarak ağladı… Kavalı eline aldı; yüzüne sürerek öptü, kokladı… Horlatmalı yanık bir hava çaldı… Sonra kıldan fırçasıyla içini temizledi. Özenle nakışlı kılıfının içine koydu…

“Nizami hocam, inanıyorum ve güveniyorum; Sen Dudu Yengenin hatırasına sahip çıkacaksın, onu emin ellerde saklaya bileceksin. Kavalı verip de kılıfını vermemek olmaz!... Belli ki sen bunun kıymetini bileceksin. Gözüm arkada kalmayacak. Haydi, yolun açık olsun!… Kavalı türkülerden uzak nefessiz bırakma!” diyerek gözyaşlarıyla uğurladı…

***

Hüseyin Amca’dan devraldığım emanet, hala dediği gibi; Dudu Yengenin sevgisinin sıcaklığında nefes nefese sevda yüklü bir ses olarak yankılanıp duruyor… Koylarda koyaklarda…