Homeros


EGELİFE, 01 ŞUBAT 2006, YIL: 3, SAYI: 25


DÜNYANIN EN ESKİ VE EN BÜYÜK OZANI
İZMİRLİ
HOMEROS

Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
ncubuk@msn.com ncubuk@msn.com

Çocukluğumda, babamla gittiğim kasaba (Bekilli) pazarlarında, hiç unutamadığım güzellikler içinde, neler yoktu ki! “Şerbetçi Emin Dayı”… “Ciğerci İbram Dayı”… Zaman zaman gelen sihirbaz çadırlarındaki gösteriler… Yorgun ve telaşlı insan kalabalıkları, çığırtkan satıcılar… Bütün bunları, hala özlemle hatırlarım… Bir de Ağlamaklı seslerle ağıtlar yakıp, bunları bağıra çağıra söyleyen “destancılar” var, unutamadıklarım arasında…
Destancı, en acıklı olaylardan seçtiği konulara ağıtlar yakıp, bunları tek nüsha gazete kâğıdına renkli mürekkeplerle bastırırdı… Destanları, gazete dağıtıcıları gibi bir kolunun üzerine koyar, yanık ve ağlamaklı sesiyle, ezberinden okuyup, pazarlarda satmaya çalışırdı.
Annem, pazara gideceğimiz günün sabahında bizi uğurlarken kulağıma eğilerek “destancıyı görürseniz destan almayı unutmayın ha!” Derdi.
Kasaba pazarından döndüğümüz akşam, babam kahveye gidince, komşu kadınlar bize gelirler, destanı bana okutarak, ağlaşırlardı…
Köyümüzün (Medele) kemancısı “Kör Hüseyin” yaşanmış acı olaylara ağıtlar yakarak, kemanı eşliğinde; bazen yüksek sesle bağırarak, bazen de alçak bir sesle mırıldana mırıldana söylerdi, bunları… Hele, genç yaşında, “Koca Su” da (Menderes’te) boğulan “İsa Öğretmen Ağıtını” söylerse, dinleyenler göz yaşarlına boğulurdu…
Komşu köylerdeki “Gırış Güllü” ve Çoğaşlı Iraz” da öyleydiler… Acı günde en acıklı ağıtları yakarlardı, gidenlerin ardından… İyi günlerde ise; tef çalarak güzellikleri ve yiğitlikleri öven türküler söylerlerdi…
Yazının başlığına bakıp da, ardı sıra, çocukluk anılarını okuyunca; Bütün bunların Homeros’la ne ilgisi mi var, diyorsunuz?
Anadolu ozan geleneğinde bir birinin devamı olan tarihsel bir süreçtir, bu… Neredeyse üç bin yıl önce yaşamış olan büyük ozan Homeros’un Troya savaşlarının acıklı sahnelerini anlattığı “destancı” geleneğinin hala halk kültüründe yaşayan yansımalıdır, izleridir, bunlar...
Homeros (İ.Ö. 9. yy), İonia (Kıyı Ege) bölgesindeki Smyrna (İzmir) şehrinde doğmuştur. O, şehirden şehire dolaşarak destanlar okuyan, şarkılar söyleyen kör bir ozandır. Tarihin mitolojiyle iç içe geçtiği İlk Çağ dünyasında, Homeros İlyada ve Odysseia adlı destanlarını doğduğu topraklardan ve kendinden renkler katarak dile getirmiştir. Kör olup olmadığı hep tartışma konusu olmuştur. Ancak heykellerinin çoğunda kör olarak betimlenmiştir. Araştırmacıları şaşırtan asıl konu ise, gözleri görmediği halde, bütün bu bilgileri nasıl bu kadar doğru anlatabildiğidir.
Büyük ozanın kör olmasına rağmen birçok olayı çok güzel betimlemesi ve Troya' nın yerini ayrıntılı bir şekilde anlatması kafaları karıştırmaktadır. Hatta o kadar ki Homeros'un bu tarifi üzerine ünlü bir Alman zengini olan Heinrich Schliemann kalkıp bu anlatımlara dayanarak Çanakkale'ye gelmiş ve Troya' yı bulmuştur.
İlyada ve Odysseia’da, olayların, çevrenin, giysilerin, karakterlerin inceden inceye tasvir edilişi hemen fark edilir. Ozan hissetmiştir, size de hissettirir… Homeros her şeyi, herkesin her gün karşılaştıklarını bile betimler. Bu, gözleri görmeyen bir adamın görsellik karşısındaki heyecanı mıdır, yoksa onun çağında destanlarını dinleyenleri her detay ilgilendirdiğinden mi böyledir, bilinmez… O, her şeyi tasvir etmek zorundadır, tekrarlar yapar, ama bıktırıcı değildir. Çünkü yaptığı tekrarlar, farklı anlarda yeniden ortaya çıkan duygulardan kaynaklanmıştır ve bu tekrarlar, sözel kültürün etki yaratma araçlarıdır, aynı zamanda...
Homeros, destanlarını tanrısal öykülerle süsleyerek; gittiği yerlerde önce meydanlarda, agoralarda, sonra kralların huzurunda anlatan meddahtır, masalcıdır, halk ozanıdır ve gezgin bir öykü anlatıcısıdır (rhapsodosdur), …
Homeros’u etkileyen olayların başında, elbette çocukluğunda duyduğu öyküler vardır. Öykülerin büyük çoğunluğu Troya Savaşları’nı anlatan gerçek olaylara dayalı söylentilerdir, aslında…
Troya Savaşları, Homeros’tan yüzyıllar önce (İ.Ö.1200) olmuş bitmiştir ama yarattığı derin acıların etkileri kulaktan kulağa sürüp gelmiştir… Homeros belki anne babasından, belki de yaşadığı yere gelen kendisi gibi gezgin ozanlardan dinlediği bu öyküleri derleyerek, destanlaştırmış olmalıdır.
İlyada, 16.000 dizeden oluşan 24 bölümlük bir kahramanlık destanıdır. Destan 10 yıl süren Troya savaşı'nın son 51 günlük dönemini anlatır. Odysseia ise 12.000 dizeden oluşan efsanevi bir yolculuk öyküsüdür...
Homeros’un ezberinden okuduğu bu destanlar, yani İlyada ve Odysseia yaratıldığı ve söylendiği dönemden çok sonraları yazıya dökülmüştür.
Homeros’un dünyasında, tanrıların da, insanlar gibi soy ağacı vardır. Onunla birlikte farklı uygarlıklardan gelen tanrılar da kaynaşarak; Olympos’a yerleşirler. Sanatın ilham perileri Mousalar Homeros’a tanrısal esinler verirler; Destanlarını anlatırken “ağzından bal damlasın” diye… Bütün bu gizemli olaylar, dinleyenlerin gözünde Homeros’u da tanrısal bir kutsallığa yüceltilir. Birçok sanat eserinde Homeros’un tanrılaştırılması, kutsanması (apotheosis) sahnelerine yer verilmiştir.
Her ne kadar Homeros kendi görüşünü yazmasa da, Akhalıların zaferini taçlandırır görünse de, gönlü tüm eser boyunca saldırıya uğrayan Anadolu’nun yanındadır… Elinden geldiğince över Troya’nın yiğitliğini, cesaretini ve ahlakını… Bir yandan da kahrolur Troya’nın kötü yazgısına… Çünkü, yenilgisi tahta atlı bir hileyle olmuştur... İyonyalı Homeros sanki içine sindirememiştir; Yunan yarımadasından gelen saldırganın, bir kadını bahane ederek, ülkesini yağmalamasını...
Dünya edebiyatında önemli bir yere sahip olan Homeros destanları yüzyıllarca ağızdan ağza dolaşmış İ.Ö. 700 yıllarından sonra da yazıya aktarılmıştır. Destanların yazıya aktarılmasından önce, saraylarda başka aoidoslar (şarkıcılar) tarafından da kitara eşliğinde çalınıp, söylendiği bilinmektedir.
Homeros’tan çok sonra, Yunanlı Peisistratos tarafından destanların yeniden yazdırılması çalışmalarında; Akhalı kahramanları öven, Anadolulu kahramanları küçümseyen yeni bir versiyonu ortaya çıkmıştır. Böylece İlyada ve Odysseia ,Akhalı soyluların saraylarında sevilerek dinlenen “Homeros destanına ” dönüştürülmüştür. Ancak gerçek Homeros destanları Troya’dan ve Anadolu’dan yanadır.
İlk bakışta çok eskimiş ve çocuksu gelebilir Homeros’un destanları. Mitolojiden, fantastik anlatımdan hoşlanmayanlar ise onları saçma bulacaklardır. Oysa bu metinlerde, insanoğlunun yüzyıllardan beri değişmeyen pek çok temel dürtüsü, duygusu vardır. Onları tüm zamanlarla çağdaşlaştıran yani klasik yapan işte bu özellikleridir. Üstelik İlyada ve Odysseia, Yunan tragedyalarının da habercisidir… Üsluptaki sadeliğin asıl nedenini ise, o çağlarda sözlü anlatımın müzik eşliğinde yapılmasında bulabiliriz. Ancak bu sadelik, bir cansızlık anlamına gelmez; tersine, çok canlı ve eğlenceli bir havası vardır Homeros öykülerinin. Duyduğu (ya da gördüğü), bildiği insanlar, mekânlar ve eşyalardır onun anlattıkları. Homeros, sürülmüş bir tarlayı, buğdayı ekmeği, kuşların uçuşunu, limanda duran gemileri, derede çamaşır yıkayan kadınları anlatır. Yalındır, canlıdır, klasiktir...
Homeros üzerine yapılmış birçok araştırma ve tartışmanın sonucunda; Eserlerin birçok yerinde farklı anlatım türleri ve lehçeleri kullanıldığı için, bu ünlü ozanın tek kişi mi yoksa birçok kişiden mi oluştuğuna karar verilememiştir. Ancak bu durum yalnızca İzmir’e özgü bir durumdur ve burada İyon ve Aiol lehçeleri birlikte kullanılmıştır. Ozanın, anlatımlarını eski Yunan dillerinde yapması; (İranlı olmadığı halde, Mevlana’nın eserlerini Fars dilinde yazması gibidir…) Bu dillerin dönemin egemen dilleri olmasından dolayıdır. Yoksa Yunanlı olmasından falan değildir.
İşte böyle…
İzmirli Büyük Ozan Homeros, yarattığı Anadolu ozanları geleneğiyle hala aramızda yaşıyor…
Yaşatıyor…
Bazen Nazım Hikmet oluyor; dünyanın en soylu kurtuluş savaşını “Kuvayı Milliye Destanı’nı yazıyor…
Bazen Aşık Veysel oluyor; “Sadık Yari Kara Toprağa” övgüler düzüyor…
Homeros, acıların ve sevdaların dile geldiği seferberlik ve gurbet türkülerinde yaşıyor, Ruhi Su’nun gür sesiyle…
Son söz Homeros’ta…
Dinleyelim!


Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini söyle.
Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi,
Ulu canlarını Hades'e attı nice yiğitlerin,
Gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.
Buyruğu yerine geliyordu Zeus'un,
İlk açıldığı günden beri araları
Erlerin önderi Atreusoğluyla tanrısal Akhilleus'un.


Onları birbirine düşüren hangi tanrı?
Apollon Leto ile Zeus'un oğlu.
Krala kızıp orduya kıran salan o;
Atreusoğlu, tanrının duacısı Khryses'i saymadı diye
İnsanlar kırılıp gidiyordu birbiri ardı sıra.
Khryses kurtarmak için Akhaların elinden kızını
Bir yığın kurtulmalıkla gelmişti tez giden gemilerine.
Elinde okçu tanrı Apollon'un şeritleri sarılı altın değneği.
Bir bir yalvarıyor tekmil Akhalara,
Daha çok, orduları dizen Atreusoğluna yakarıyordu:
"Güzel dizlikli Akhalar, Atreus oğulları,
Olympos'taki yüce tanrılardan dilerim,
Priamos'un ilini yerle bir edesiniz,
Sonra sağ salim dönesiniz evinize.
Alın bu kurtulmalıkları, kızımı verin bana,
Korkun Zeus'un oğlu Apollon'dan sayın onu."


Tekmil Akhalar bağırdılar bir ağızdan:
Alınsın bu değerli kurtulmalıklar, duacıya saygı gerek.
Ama Atreusoğlu Agamemnon'un gönlünce değildi bu;
Tersleyip kovdu mu onu, şöyle buyurdu:
"Bir daha sakın görmeyim, ihtiyar,
Şu koca karınlı gemilerin yanında seni,
Haydi, kır boynunu, düşmesin buralara yolun,
Yoksa ne değneğinden hayır görürsün,
Ne de şeritlerinden tanrının
Şuradan şuraya bırakmam kızını,
Orda, Argos'ta, yurdundan uzak,
Tezgâhına gide gele, yatağıma gire çıka,
Benim yuvamda kocayacak.
Kızdırma kafamı, kendi canını düşün dön evine."


Böyle deyince o, ihtiyarın korku düştü içine,
Sesini çıkarmadı, eğdi boynunu,
Yürüdü uğulduyan denizin kıyıları boyunca.
Gitti uzakta bir yerde ykrdı durdu
Yüce Apollon'a güzel saçlı Leto'nun doğurduğu:
"Ey Khryse'yi, kutsal Killa'yı koruyan, gümüş yaylı,
Tenedos'un güçlü kralı, Smintheus, dinle beni,
Bir gün sana yaraşır bir tapınak yaptıysam senin uğruna,
Şu dileğimi tezelden yerine getiriver:
Gözyaşlarımın öcünü al Danaolardan, oklarınla."

Böyle yakardı O, Phoibos Apollon'da dinledi onu,
İndi Olympos'un doruklarından, köpürmüş öfkeli.
Omuzlarında yayı, iki ucu kapalı okluğu.
Kımıladadı mı, oklar omuzlarında çangırdıyordu.
Kızgın Tanrı köpürüyordu gece gibi.
Yerleşti gemilerin ardına, saldı okunu,
Bir vınlama çıktı gümüş yaydan, korkunç acı.
Önce katırların, köpeklerin düştü peşine.
Sonra saldı bir sivri ok insanların üstüne.
Kavruluyordu birbiri peşi sıra bir yığın ölü
Ordu içine tanrının okları yağdı tam dokuz gün…
(İLYADA birinci bölümden alıntı)