Işığı Peşinden Gidenlerin Türküsü


EGELİFE, 01 TEMMUZ 2007, YIL: 4, SAYI: 41


IŞIĞIN PEŞİNDEN GİDENLERİN TÜRKÜSÜ



Yazı ve fotoğraflar: Nizami ÇUBUK
ncubuk@egelife.com ncubuk@egelife.com
www.nizamicubuk.com



Işığın peşinden gidenlerin yol türküsüdür bu.
Yüreği avucunda koşan insanların çocuksu ve ışıklı dünyalarının öyküsü…
Onlar, uzak gecelerin yalnız ışıyan yıldızları gibiydiler,
Tek tek yanıp sönerek, alaca şafağı beklediler birlikte,
Dağların öte yüzünden doğacak güneşi umutla karşılamak için.
Ve görünce güneşi, hep birlikte ona aktılar.
Engin gecelerin parlayan yıldızları, güneş oldular…
Evet, evet güneş oldular…
Işığın çocukları denildi onlara…
Onlar DEFSAD oldular.
Fotoğraf üstüne sohbetler, ışıklı ve uzak yolculuklara alıp götürdü onları.
Çok dağlar aştılar… Engin ovalardan, derin sulardan geçtiler…
Ve insan yüreğinin yüze yansıyan anlarını yorulmadan özenle seçtiler.
Çünkü “Yüzün güzelliği özün coşkusundandır.” demişti ozan.
Doğanın ve yaşamın sunduğu tüm anları, ışığın çizgisi ve rengiyle yoğurdular önce…
Objektiflerinden süzerek imbik imbik yüreklerine damıttılar sonra da...
Gün geldi, objektiflerinden yüreklerine düşen kareler sığmaz oldu avuçlarına.
Paylaştıkça çoğaldılar, çoğaldıkça paylaştılar.
Tomurcuk filizlendi, yapraklandı, dallandı.
Tanıştıkça, “Derlenip dernek olmak gerek.” Dediler.
Onlar, Türkiye’nin Yirminci Fotoğraf Sanatı Derneğini kurdular.
“Işığın Peşinden Gidenlerin Türküsünü” söyleyerek gidiyorlar, kol kola ve hep birlikte…


DEFSAD, Denizli Fotoğraf Sanatı Derneği; Türkiye’nin yirminci fotoğraf sanatı derneği olarak kuruldu. Denizli’yle yirmi ne anlamlı bir buluşma, değil mi? Benimde üyesi bulunduğum dernek, kuruluş sergisinin ardından, hemen foto safariler düzenlemeye başladı bile. İlk gezilerimizden biri Beyağaç Kartal Gölü’ne olacak. Derneğin kurucu başkanlığını yapan Zeki Akakça Beyağaçlı olduğu için aynı zamanda ev sahipliği de yapacak.
Katılmak isteyen arkadaşlarla önceden kavilleştik… Sabah gün doğmadan yola çıkacağız. Buluşma yerimiz Mantar Restoranın önü… Yolumuzun üstü olduğu için benim arabaya Mehmet Çakır, Fatih Düzgören, Gözde Gökhan ve Serhat Çağlar binecek. Prof. Dr. Velittin Kalınkara’nın otomobiline eşi Sunay Hanım, Zeki Akakça ve Serdar Yağcı binecekler. Mehmet Çakır’ın canı tezdir, sabahın köründe hepimizi uyandırıyor. Anlaştığımız yerde buluşuyoruz ve yola çıkıyoruz. Arkadan biraz gecikmeli olarak Kemal Yenidede’nin arabasıyla da eşi İncilay Hanım, Ertuğrul Özkasnak ve eşi Kamile Hanım, Hasan Acar ve eşi Güler Hanım kamp için gerekli kumanyaları alıp gelecekler. Biz Beyağaç’ta Zeki Akakça’ların evinde onları bekleyeceğiz.
Yolda giderken, koyun sürülerini, tütün diken köylüleri ve gelincik tarlalarını çekiyoruz. Doğa olanca coşkusuyla güneşli bir gün sunuyor bizlere… Beyağaç’a vardığımızda doğruca Akakçalara gidiyoruz. Zeki’nin annesi Gülsüm Teyze ve babası Mehmet Amca mükemmel bir kahvaltı hazırlamışlar, ellerine sağlık... Tereyağlı çöreklerin tadı damağımızda kalıyor. Bu ara Kemallerde arkadan bize yetişiyorlar ve kahvaltıyı birlikte yapıyoruz. Arabaları oraya park ederek, Beyağaç Belediyesinin tahsis ettiği minibüsle topluca yola çıkıyoruz. Şoförümüz Süleyman Arslan son derce konuksever ve dost canlısı bir insan. Birlikte, Çiçekbaba Dağı’na doğru tırmanmaya başlıyoruz. Dağın zirvesindeki beyaz kar kümeleri bulutlara; ormanın yeşili göğün mavisine karışıyor. Görenleri baştan çıkartan güneşli bir bahar sabahı…
İlk durağımız Çiçekbaba Dağı’nın eteklerinde yer alan Karagöl. İki yıl önce geldiğimizde gölün su seviyesi oldukça yüksekti ama şimdi hiç su kalmamış. Küresel ısınma denilen şey bu olmalı… Gölün tam ortasında çamurlu alanda kurbağalar son günlerini yaşıyorlar. Gölün çevresindeki çalıların arasında yetişen ve “orman narı” denilen o ilginç bitkiyi, yabani orkideleri ve sarı dağ lalelerinin fotoğraflarını çekiyoruz…
Sonra, Boyalıdere Vadisi’ne geliyoruz… Yukarıdan Kartal Gölü’nden gelen suların aktığı vadinin tabanında yetişen yüksek boya ağaçlarından dolayı bu adla anılan bir yer. Yörede geleneksel dokumacılıkta kullanılan boya ağaçlarının suyla birlikte yarattığı doğal güzellikleri izliyoruz ve geri dönerek tırmanmaya devam ediyoruz.
Kartal Gölü’ne doğru tırmanırken, yukarıda kamp kuracağımız yerde ocağımızın ateşini yakmak için yolumuzun üstündeki kurumuş odunlardan topluyoruz. Çevremizde görmeye başladığımız ilginç yaşlı anıt ağaçlar dikkatimizi çekiyor. Kampa yerleştikten sonra ilk işimiz buraya gelip doyasıya fotoğraf çekmek olmalı… Gerçekten, anıt ağaçların her biri farklı sanat eserleri gibi görünüyorlar.
Kartal Gölü’ne geldiğimizde manzara muhteşem… Arkamızda Çiçekbaba Dağı’nın karlı zirvesi, yanı başımızda eriyen kar sularının biriktiği doğal baraj görünümlü Kartal Gölü… Kuzey yönünde, panoramik olarak uzaklara doğru uzayıp giden dağ sıraları, mavinin her tonunda katman katman sıralanıp gidiyor. Ufuk çizgisinde Babadağ’ı ve Honaz Dağı’nı seçebiliyoruz. Çiçekbaba Dağı’nın arkasında yani güney yönünde, Köyceğiz ve ötesinde Akdeniz kıyıları yer alıyor.
Sandıras Dağı (Çiçekbaba) zirvelerinden kuzey doğuya doğru inen bir buzul vadisi uzanmaktadır. “Kartal Gölü Buzul Vadisi” adıyla anılan bu koyak belirgin buzul aşındırma ve biriktirme şekillerini bünyesinde bulundurmaktadır. Aslında Kartal Gölü, buzul vadisinde oluşmuş, bir moren seddi gölüdür
Kartal Gölü’nün hemen kıyısına çadırlarımızı kurup, karanlığa kalmadan yatmaya hazır hale getiriyoruz. Bir yandan da ateşimizi yakıyoruz. Hava kararmaya ve giderek soğumaya başlıyor. Acıkıyoruz ve üşüyoruz. Kalın giysilerimizi giyerek ateşin başında toplanıyoruz. Kemal Yenidede, kendine özgü özenle hazırladığı alabalıkları ızgarada pişirmeye başlıyor. Akşam karanlığına nefis kokular yayılıyor… Şaraplar kadehlere dolduruldu… Hep birlikte, dostlukların daim olmasına kaldırıyoruz… DEFSAD’ın kuruluşunu kutluyoruz… Ha! bir de Velittin Hocayla eşi Sunay Hanımın evlilik yıldönümlerini kutlamak için kaldırıyoruz kadehlerimizi…
Gecenin soğu çöküyor üstümüze… Suyun çağıldaması, böceklerin sesi ve göldeki kurbağaların senfonisi alıp başka dünyalara götürüyor bizi. Dağın öte yüzünden dolunay yeni doğdu… Ay’ın göle düşen yansımalarından yakamozlar oluşuyor… Gölün yüzeyi ipil ipil… Mızıkamı usulca çıkarıyorum çantamdan… Bunu önceden kimse bilmiyor… “Allı turnam bizim ele varırsan’ı…” çalıyorum… Hemen herkes katılıyor koroya, birlikte söylüyoruz. Sonra, yıldızlı gecelere adanmış meçhul ezgiler çalıyorum mızıkamda… Kemal Yenidede Ahmet Arif’in “Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Anan dünkü çocuk sayılır, Anadolu'yum ben, Tanıyor musun …” diye sürüp giden şiirini okumaya başlıyor. Sesler yankılanıyor dağların yamaçlarında, grup iyice coşuyor… İncilay Yenidede, Kemale dönüp “ Bugün benim gözlerimle bak hayata!” diye haykırıyor.
Ertuğrul Özkasnak ve Hasan Acar odun közünde çay demliyorlar. Mehmet Çakır ve Serdar Yağcı ateşin ve alevlerinin fotoğrafını çekmeye çalışıyorlar. Velittin Hoca ve Sunay Hanım Ay ışığının romantizmine dalmışlar. Gençler; Serhat, Fatih ve Gözde çay servisi yapmak için hazırlık yapıyorlar. Sohbetler koyulaşıyor… Çaylarımızı yudumlarken anılarımızı ve geleceğe ilişkin ütopyalarımızı paylaşıyoruz. Ben, burada yapılmakta olan “Eren Dede Şenliklerini” ve bunun binlerce yıldan beri Anadolu Uygarlıklarından, dağ tanrılarından nasıl süzülüp geldiğini anlatıyorum. Türkmen boylarından, Yörüklere ve günümüze aktarılarak hala nasıl sürdürüldüğünü anlatıyorum. Ertuğrul Abi, keyifli ve felsefi konulara dalıyor… Ama sabah erken kalkacağız yatmamız gerek. Yavaş yavaş çadırlarımıza dağılıyoruz… Ocak başının tadına doyamayanlar ateşin başında kalarak yarenliğe devam ediyorlar…
Sabah, Zeki Akakça “ışığın çocukları günaydın çay hazır!” diyerek, uyarıyor hepimizi. Güneş daha doğmadan olanca güzelliğiyle göğü ve gölü kırmızıya boyamış… Arkadaşlarımız telaşlı ve heyecanlı, her anın fotoğrafını kaçırmadan çekmeye çalışıyorlar. Güneşin doğduğu anın ışıltısıyla karlı dağın zirvesi ve anıt ağaçların göle yansımaları tadına doyulmaz güzellikler sunuyor. Kahvaltıya kadar gölün çevresindeki yansımaların peşinde dolanıp duruyoruz.
Kamile Hanım ile Güler Hanımın hazırladığı sucuk ekmekli kahvaltı, çok acıktığımız için midir, yoksa gerçekten öyle olduğu için midir? Çok lezzetli geliyor, tadına doyamıyoruz.
Güneş epeyce yükseldi. Kahvaltıdan sonra anıt ormanda çekimler yapacağız. Gruplara ayrılıp ilgi duyduğumuz konularda çekim yapmak istiyoruz. Mehmet Çakır’la ikimiz yamaçlarda çekim yapıyoruz. Toplu halde korunabilmiş, en yaşlı karaçam ağaçlarından oluşan orman, korumaya alınmış özel bir alan. Ağaçların arasında, kaya diplerindeki çiçekler ise gerçekten görülmeye değer.
Orman Bakanlığı tarafından burası “Kartal Gölü Tabiatı Koruma Alanı” olarak belirlenmiş. Yaşlı Karaçamlardan oluşan orman ile buzul gölü alpin kuşağının aynı havzada bulunması sahaya “Tabiatı Koruma Alanı” statüsü kazandırmış.
Sahada anıt ağaç niteliği gösteren çok sayıda yaşlı ve anıtsal karaçam ağaçlarının bulunması, nadir orman ekosistemi özelliği göstermektedir. Kartal Gölü çevresinde genellikle zor şartların bitkileri olan alpinler görülür. Bunlar arasında karahindiba, sarıçiçekli gazel boynuzu, dağ sümbülü, çiğdem türleri ve dağ lalesi gibi nadide türler başta gelir.
1200–1600 yaşlarında anıt ağaçlar görmek bizleri gerçekten heyecanlandırıyor. Bizanslıları, Haçlı Seferlerini ve Selçukluları görmüş ve hala yaşayan karaçam ağaçlarını görmek çok gizemli duygulara götürüyor bizi... Yaşlanan her anıt ağaç ölmeden yıkılmadan önce, kendi neslini sürdürmek için etrafında genç karaçamlar yetiştiriyor. Canlıların doğadaki yaşam döngüleri inanılmaz etkiletici…
Biz çekim yaparak anıt ormandan aşağılara doğru inerken, minibüsümüzde arkamızdan aşağıya çeşmenin yanına inerek, bizi orada bekleyecek.
Öğleye doğru minibüste toplanıyoruz ve yola devam ediyoruz…
Ve son durağımız Topuklu Yaylası… Burada ne çok sarı dağ lalesi var! Doya doya fotoğraf çekiyoruz. Yaylada sürü otlatan çoban bize odun ateşinde çay demliyor, keyifle içiyoruz… Hepimizin üstüne tatlı bir yorgunluk çöküyor.
Beyağaç’a geri dönüyoruz… Minibüste bir türkü tutturuyoruz hep bir ağızdan, bir Erzurum türküsü:
Dün gece yar hanesinde
Yastığım bir taş idi
Altım çamur üstüm yağmur
Yine gönlüm hoş idi

Yine, Zekilerin evine geliyoruz. Gülsüm Teyze ve Mehmet Amca gül yüzlü, gülen yüzlerle karşılıyorlar bizleri… Kurdukları yer sofrasında yok yok!… Yemekler yeniyor… İçilen demli çaylardan sonra gözümüz yolda, yola çıkıyoruz ama aklımız, gönlümüz hep buralarda kalacak, belki de dağ yamaçlarında dolanıp duracak…