İnbükü'nden Kızkumu'na


EGE LİFE, 01 HAZİRAN 2006, YIL: 3, SAYI: 29

İNBÜKÜ’NDEN KIZKUMU’NA

Yazı ve fotoğraflar: Nizami ÇUBUK ncubuk@egelife.com
Nerdeyse on yıldır, yaz tatilini geçirmek üzere İnbükü’ne geliyoruz. Eşim Nigar, bir yanı orman bir yanı deniz olan bu koyu çok seviyor... Oğullarım Rıza ve Cankut deniz tutkunu gençler, her türlü su sporuna karşı çokça ilgi duyuyorlar... Ben burada dostlarla birlikte eğlenceli günler geçirmekten keyif alıyorum… Ha! Az kalsın unutuyordum köpeğimiz Midas da bir yıldan bu yana İnbükü sakinlerinden sayılır…

İnbükü, Marmaris Datça yolu üzerinde, orman içi çadır kampı olarak düzenlenmiş, Hisarönü Körfezi’nin sevimli bir koyu…

Her yıl aynı dostlarla burada buluşmak; Çok hoş duygularla, özlemle beklenen bir yere dönüştürüyor, İnbükü’nü…

Kışın telefonlarla geçmiş yazın anılarından ve gelecek yaza dair hayallerimizden bahsederiz, planlar yaparız durmadan…

Bu yıl kararlıyız İnbükü’nde farklı bir yaz tatili geçirmeye… Dostlarımız gelip çadırlarını kurmaya başladılar bile… Herkes düzenini kuruyor, yerleşiyor; Hamaklar, masalar yerli yerine kondu, mutfaklar çoktan hazırlandı… Bundan sonrasının acelesi yok, yavaş yavaş kendiliğinden arkası gelir… Kampçılıkta her şeyin en mükemmel olduğu an, toplanmanızdan bir gün önceki andır; O da ne yazık ki son gündür zaten…

Bu yaz Saffet Beyle Hasbiye Hanım erken gelmişler. Onların sahildeki masaları her zaman dostların buluşma yeri gibidir…

Bursalılar eski yerlerine çadır kurmuşlar. Necmettin Beyle Hilal Hanım, Cengiz Beyle Zeynep Hanım Bursa’dan gelirler. Biz onlara Bursalılar deriz… Bir yandan sabah sporu yaparlar öte yandan da yaptıkları leziz un helvasıyla verdikleri kiloları geri alırlar.

Veli Beyle Serpil Hanım İstanbul’dan gelirler… Her sene çadır yerlerini daha önce gelmiş birine kaptırırlar… Ama onların yüreklerindeki sevgi, yerleştikleri her yeri hemencecik kendilerine benzetir, güzelleştiriverir.

Mersin’den gelen Turan Bey ve Fatma Hanım erken gelip kampın en güzel yerine çadır kurarlar… Turan Bey fırsat buldukça elini yıkar. Fatma Hanımın tertip düzen konusunda kampta üstüne yoktur.

Halil Bey ve Fatma Hanım İzmir’den gelirler… Kampın en yardım sever çiftidirler. Halil Beyde her türlü araç gereç bulunur. Sorunlara çözüm üretme konusunda kimse eline su dökemez.
Nurol Bey ve Tülay Hanım yeni kampçılardan. Sıcakkanlı dostlar… Antalya’dan geliyorlar.

Sencer Bey ve Nedime Hanım kampın sevilen çiftleridir. Sencer Beyle fotoğrafçılık sohbetleri çok keyiflidir…

Rüştü Abi ve Emine Abla yakın dostlarımızdır. Onlarla hep çadır komşusu olduk. Rüştü Abi eski bir saksafon sanatçısıdır. Emine Ablanın en büyük keyfi ise hamakta kitap okumaktır. Köpekleri Hektor çadırlarımızın sadık bir bekçisi gibidir…

Kampçı dostlarımız saymakla bitmez…

Dostlarla karar verdik, hemen birkaç gün içinde Hisarönü Körfezinde yat turu yapacağız… Yatçıyla görüşüldü ve herkes hazırlıklarını yapmaya başladı bile… Hafta sonu tura çıkıyoruz.

O günün sabahında hazırlıklar yapılmış olarak, güle oynaya tura çıkıldı… Hisarönü Körfezinin koylarına ve adacıklarına uğrayacağız…

İlk durağımız Amerikalının Koyu, sonra Selimiye Koyu ve ardından Manastır adası. Bu adanın en ilginç yanı adını aldığı manastırın kendine özgü güzelliklerinin olmasıdır. Manastırın mimarisi, yer mozaikleri ve duvar freskleri (duvar resimleri) sanat değeri yüksek eserlerdir. Ancak oldukça tahrip edilmiş durumdadırlar. Duvarlarındaki graffitolar (duvara rast gele yazılmış, çizilmiş yazılar, resimler) incelemeye değer doğrusu. Gelen turistleri başıboş gezen keçiler karşılar, onların attıkları yiyecekleri yemek için peşlerinden hiç ayrılmazlar…

Sonraki durağımız Dişli Ada. Görünümüyle burası oldukça egzotik bir yer… Bütün yatlar burada uzunca bir yüzme molası veriyor… Biz de arkadaşlarla hep birlikte atlıyoruz, denize…

Sonra Tavşan Adası ve Turgut Koyu… Buralarda da denize giriyoruz… Ama Orhaniye Koyuna geldiğimizde gördüklerimizden çok etkileniyoruz. Tarih, doğa ve mitolojik öykülerle süslenmiş “Kızkumu” çok ilginç bir coğrafik oluşum olarak çıkıyor karşımıza. Yatımız demirledikten sonra atlıyoruz denize… Kızkumu’nun kumuna ayaklarımız değince yürümeye başlıyoruz… Sanki denizin içine dökülmüş kırmızı renkli kumlardan yapılmış bir yolda yürüyoruz… Ayaklarımızın altında kumlar kayıyor… Ve biz, zaman içinde yolculuğun gizemli dünyasına dalıp gidiyoruz:

Eski zamanlarda buraların kralının kızı ile bir balıkçı birbirine âşık olurlar… Ancak dünya hali bu ya, baba kızını balıkçıya vermez…

Üstelik engel olan baba da kraldır!

Hal böyle olunca kız ile delikanlı gizli gizli buluşmaya başlarlar.

Zamanla, kral baba bunu öğrenir… Ve bir gece kızını takip ettirir.

Gözcüler gördüklerini anlatırlar krala...

"Balıkçı denizden gelirken, sizin kızınız da kıyıda kumsalda onu bekliyor… Ve ışıkla bulunduğu yeri işaret ediyor balıkçıya. Buluştuklarında, kızınız ile balıkçı gün ağarana kadar birbirlerine aşk oyunları yaparak sevişiyorlar..."

Kral bu, emirlerine karşı çıkan, kızı bile olsa affetmez!

Bir gece kızının yanına askerlerini vererek, balıkçıya ışıkla haber göndermesini söyler. Niyeti balıkçıyı yakalatıp kızıyla birlikte öldürmektir.

Karşı kıyıdan ışığı gören balıkçı delikanlı, atlar kayığına hızla kızın yanına doğru gelmeye başlar.

Kız askerlerin elinden kurtulur… Sevdiğini ölüm tuzağından kurtarmak için, denize atlayarak, koyun ta öbür ucuna doğru koşmaya başlar… Sevda bu, ferman dinlemez…

İşte o anda bir mucize gerçekleşir!

Kızın adım attığı her yer, rahat koşabilsin diye kuma dönüşürken, peşinden koşan askerler nereye ayak bassalar ağır bedenleriyle, kuma gömülüp, denizde boğulurlar.

Kız, kayığa kadar kumların üzerinden koşarak delikanlıya ulaşır. Sevgililer özlemle sarılırlar birbirlerine… Ancak, kıyıdaki bir asker tam o anda balıkçı delikanlıyı hedefleyip fırlatır okunu.

Ok gelip kızı vurur arkasından…

Kan karışır denize, kumlar bile kırmızıya boyanır…

Delikanlı ise aldığı gibi kızı uzaklara, çok uzaklara kaçırır...

Sonrasında ne gören olmuştur onları, ne de duyan…

İşte üzerinde yürünebilen kırmızı renkli kumların öyküsüdür bu anlatılanlar... Koydaki adacığın üzerinde bulunan kale ve arkeolojik kalıntılar, görsel zenginliğe ayrı bir güzellik katmaktadır.

Orhaniye, Marmaris’ten Bozburun’a giden yolun üzerinde, Hisarönü Körfezi’nin güzel bir koyunda yer alır. Önemli bir yat limanıdır. Koyda olağanüstü bir görünüm sergilemekte olan Kızkumu; deniz suyunun yükselip alçalmasıyla ortaya çıkmış doğal bir oluşumdur. Deniz içindeki bu kırmızı renkli kum yoluyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılır.

Bir başka söylencede Kızkumu’nun öyküsü şöyle anlatılır:

Çok eski zamanlarda burada bulunan Baybassos antik kentinin kralı
uzun savaş günlerinden sonra savaşı kaybetmiş ve öldürülmüştür. Kente giren korsanlar her yeri yağmalamışlar önlerine çıkanı da öldürmüşlerdir. Baybassos Kentinin güzeller güzeli prensesi korsanların elinden kaçmak, kurtulmak için planlar yapar. Buna göre, denizden karşı kıyıya geçerek izini kaybettirecektir.

Prenses yüzme bilmediğinden, yürüyerek geçmesinden başka çaresi yoktur. Bunun için eteğine doldurduğu kumları denize serperek kendine yol yapmaya çalışır. Ancak, eteğindeki kum bitince, gecelikte yönünü kaybederek, boğulup ölür…

Bugün, turistlerin üzerinde yürüdüğü kumlar işte prensesin eteğinden dökülen kumlardır…
Akşam olmak üzere, yat turumuz bitiyor. Güzel prensesin ölümüne hüzünleniyoruz… İnbükü’ne doğru dümen kırdığımızda karşı kıyıda Çubucak Orman Kampı görünüyor. Kalabalık ve cıvıltılı görüntüsüyle karşıdan oldukça sevimli bir yer izlenimi veriyor.

İnbükü’ne yaklaşırken, Veli Ağabey “nasıl yorgun muyuz” diye soruyor. Bu sorunun ardından iyi şeylerin geleceği bilindiği için hep bir ağızdan “hayır” deniyor.

Kıyıya geldiğimizde, mangallarını yakanlar sofralarını kuranlar çoktan başlamışlar yemeye içmeye…

Veli Ağabey, gelmek isteyenlerin yarım saat sonra tepeye çıkmak üzere hazır olmasını söylüyor… Yattan inip çadırlarımıza gidiyoruz.

Buluşma vakti geldiğinde, herkesin elindeki torbalarında yiyeceği içeceği hazırlanmış durumda, toplanıyoruz. Veli Ağabeyin elinde bağlaması da var. Yürüyerek, Gökova’yı gören tepeye çıkıyoruz… Güneş olanca kızıllığıyla batmaya hazırlanıyor… O da ne? Tepede bir yazı. Ağaç dallarıyla yazılmış: “Veli Tepesi”… Basıyoruz kahkahayı… Meğerse Veli Ağabey bir gün öncesinden gelip, tepeyi keşfetmiş, fethetmiş haberimiz yok. Kadehler dolduruldu havaya kaldırıldı ve çin çin… Veli ağabey vurdu sazın tellerine… Ama önce İnbükü Marşından başladı çalıp söylemeye… Öyleyse hep birlikte söylüyoruz:
Defneleri, çamları, günlükleri, sazları
Neşe verir insana kuşları, sincapları
Sanki büyük bir havuz İnbükü orman koyu
Görünce insan onu, unutmaz ömür boyu.

Eğilmiş selam durmuş yeşil çamlar denize
Yaşam sevinci verir İnbükümüz herkese
Sanki büyük bir havuz İnbükü orman koyu
Görünce insan onu, unutmaz ömür boyu.

Koruyalım çevreyi yok olmasın giderek.
Yaşasın İnbükümüz bizlerle sonsuza dek.
Sanki büyük bir havuz İnbükü orman koyu
Görünce insan onu, unutmaz ömür boyu. ( söz ve beste: Veli Koyuyeşil)