Europa


EGE LİFE, 01 EKİM 2005, YIL: 2, SAYI: 21

DOĞUNUN GÜL YÜZLÜ KIZI

EUROPA

DOĞDUĞUN TOPRAKLARI UNUTMA SAKIN!


Nizami ÇUBUK

Europa… Avrupa’ya adını veren şarklı kız… Tanrılar tanrısı Zeus’u baştan çıkarmasıyla başlayan aşk öyküsü… Avrupalılar kıtalarına adını veren doğulu kızı ve bu bereketli toprakları bilmek istemeseler de, tarihsel köklerini yalnızca Eski Yunan ve Roma uygarlıklarına dayandırmak isteseler de, arkeolojik kazılar başka türlü söylüyor… Troya kazı başkanı arkeolog Manfred Korfmann “Avrupa Uygarlığının kökeninde Anadolu Uygarlıkları vardır” diyor…

Mitolojik öyküler de bizden yana… Zeus’un boğa kılığına girerek, güzeller güzeli Europa’yı kaçırmasının öyküsü bu…

Evrenin sahibi olan Kronos'un, kızkardeşi Rheia ile evliliğinden Zeus, Hades, Poseidon, Hestia, Hera ve Demeter olmak üzere altı çocuğu olmuştur… Evrenin yönetimini tek başında elinde tutan Kronos (Satürn), egemenliği başka biriyle paylaşmak istemediğinden doğan çocuklarını teker teker yutuyordu… Rheia en son doğan çocuğu Zeus'u babasına vermedi ve onun yerine aç gözlü babaya bir kaya parçası yutturdu… Bebek Zeus, Girit'te bir mağarada Rheia'nın rahipleri Kuret'ler tarafından, Amaltheia adlı keçinin sütüyle beslenerek, büyütüldü… Ve Zeus büyüdükten sonra kardeşlerini babasının midesinden birer birer çıkartarak, kurtarmıştır…

Zeus, yeraltını kardeşi Hades'e… Denizleri de Poseidon'a vermiştir… Kendisi ise göklerin tanrısı olmuştur.

Poseidon olayı şöyle anlatır:

Dünya üçe bölündü, üçümüzde aldık payımızı,

Kura çekildi, köpüklü deniz düştü bana...

Sisli karanlıklar ülkesi düştü Hades'in payına...

Zeus ve diğer tanrılar, Olympos Dağı’ndaki demirci tanrı Hephaistos'un inşa ettiği muhteşem saraylarında yaşarlar… Nektar içipyiyerek beslenirler… Ve bu yaşam biçimi onlara tanrısal ölümsüzlüğü verirdi… Ambrosia
Tanrılar tanrısı Zeus, Olympos tanrıların en güçlüsüdür. Bazı bölgelerde Zeus ile yerli tanrılar arasında ilişkiler kuruldu. Athena, Apollon, Artemis, Ares ve Dionysos ise Zeus'un çocukları olarak kabul edildi.
Gökyüzü tanrısı olan Zeus'ta, gökle ilgili doğal güçlerin hepsi kişileşir. Işık, aydınlık, bulut, gök gürlemesi, şimşek, yıldırım Zeus'un emri altındadır. Gökteki nesnelerin uyumu, yeryüzündeki düzen, bilgelik Zeus'a bağlıdır. Ölümlüler ve ölümsüzler onun buyruğu altındadır. Zeus'un adına her zaman Kronosoğlu ve Olymposlu sıfatları eklenmiştir. Olympos'ta taht kuran tanrılar tanrısı Zeus, demirci tanrı Hephaistos'un yaptığı krallık asasını taşır.

Tasvirlerinde orta yaşlı, güçlü, uzun ve gür saç ve sakalı olan bir görünümdedir. Elinde Kykloplar'dan aldığı yıldırım demetini tutar. Yanında kutsal kuşu olan kartal vardır. Krallık gücünü simgeleyen asasını kime verirse o kral olur. Bütün krallar Zeus'tan doğma ve onun yetiştirmesi olarak kabul edilirler. Bu nedenle güç ve yetkilerini iyi kullanmazlarsa Zeus onları cezalandırır. En sevgili oğlu, geleceği bildiren tanrı Apollon, en sevdiği kızı ise akıl ve savaş tanrıçası Athena'dır.

Zeus iyiliksever ve konukseverdir, zorda kalanlara, gariplere sevgi ve saygı gösterilmesini ister. Bu nedenle adalete dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusudur. Ulusların bağımsızlığının koruyucusudur…

Zeus güçlü bir tanrı olmasına rağmen ölümlülere özgü zaafları ve tutkuları vardır. Karısı Hera'dan çekinmesine rağmen yasak aşklar yaşamaktan ve serüvenlere atılmaktan kaçınmamıştır. Bu ilişkilerinden bazılarında şekil değiştirdiği de görülür… Örneğin Zeus, Hera'ya soğuktan titreyen guguk kuşu şeklinde yanaşmıştır. Boğa kılığına girerek de Europe'yi kaçırmıştır. Leda bir kuğu biçiminde, Antiope'ye satyr kılığına girerek yanaşmıştır. Babasının yer altındaki tunç kaplı bir odaya hapsettiği Danae'e altın damlası şekline girerek ulaşmıştır. Evli bir kadın olan Alkmene'yle de kadının kocasının görünümünü alarak birleşmiştir. Troya Kralı’nın oğlu olan Ganymedes'i kartal biçimine girerek kaçırmıştır. Bu çapkınlıkların sonucu Apollon, Artemis, Athena, Ares, Hermes, Dionysos ve Persephone gibi ölümsüz (tanrı-tanrıça), Perseus, Herakles ve Dioskurlar gibi ölümlü çok sayıda çocukları olmuştur.



Europa, Fenikeli genç ve güzel bir kızdı… Parlak tenliydi, gönül alıcı bakışı ile güzelliği dillere destan olmuştu. Eğlenmesini, gezmesini seven bir kız olduğundan sabahları kalkar kalmaz hemen arkadaşlarını yanına çağırırdı… Onlar da hemen vakit geçirmeden ellerine birer küçük sepet alarak Europa’nın yanına koşarlar, hep birlikte güllerin açıldığı, suların tatlı şırıltılar çıkararak aktığı bahçelere giderlerdi…

Bir gün onlar her zamanki gibi deniz kenarında bulunan bahçelerde çiçek topluyorlar, buketler yapıyorlardı. Başlarına takacakları çelenkleri örüyorlardı… Bu sırada Zeus, çiçek kokulu, gül yüzlü Europa’yı gördü. Onun parlak beyazlığı ve güzel gözleri, Olympos’un Baş Tanrısının çok hoşuna gitti… Aklını başından aldı… Hem karısı Hera’nın kıskançlığını uyandırmamak hem de arzu ettiği Mezopotamyalı güzeli, ürkütmeden elde edebilmek için genç ve munis bir boğa kılığına girdi… Ve kızlarının çiçek topladığı bahçe etrafında dolaşmaya başladı…

Bu sevimli boğanın görünüşü; uzun saçlı güzel bakireleri hiç korkutmadı bile... Gerçekten de bu boğada olağan üstü bir güzellik, ifade edilmez bir munislik vardı… Tüylerinin rengi göz okşayıcı ve altın sarısı idi… Alnının ortasında yuvarlak bir beyazlık vardı… Gözlerinde sakin bir denizin engin maviliği görünüyordu. Boynuzları alnının üstünde hilal gibi kıvrılmıştı…

Kızların hepsi de bu uysal, güzel hayvana yaklaşarak, onu sevmek istediler... Güzel Europa onun yanına yaklaşır yaklaşmaz boğa birden durdu, onun önünde diz çöktü, yere yattı tatlı tatlı böğürdü ve kızın ayaklarını yalamaya başladı… Europa da nazik elleriyle hayvanın sırtını, yanlarını okşadı ve ördüğü çiçek buketini boğanın boynuzlarına taktı...

—“Arkadaşlar; koşun, koşun, yaklaşın hepimiz bu hayvanın sırtına binebiliriz… Onun sırtı bir gemi kadar geniş, diye bağırdı ve önce kendisi gülerek hayvanın sırtına hoplayarak bindi... Arkadaşları da onun yanına sıçrayıp çıkacaklardı ki; hayvan âşık olduğu kızın ağırlığını sırtında hisseder etmez süratle kalktı denize doğru koşmaya başladı…

Deniz kenarına gelince azgın dalgalar hemen yavaşladılar. O zaman Europa’nın arkadaşları, boğanın dalgaları yardığını ve denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi koşarak gözden kaybolduğunu gördüler…

Aşığının sırtına oturan Mezopotamyalı güzel Europa, bir eliyle boğanın boynuzunu sımsıkı yakalamış, diğer eliyle de dalgalanarak yüzüne düşen saçlarını yanlara atmaya çalışıyordu…

Dalgaların çarparak kıvrıldığı kıyılar, yüksek dağlar, arkada kaldı, kayboldu… Güzel Europa gün boyu başının üstündeki ışıltılı gök kubbeden ve ayaklarının altını yalayan tuzlu köpükleriyle büyük, derin denizden başka hiçbir şey görmedi.

Nihayet uzak ufukta dağlık bir adanın, Girit’in yüksek tepeleri göründü. Buraya daha çabuk ulaşmak için boğa daha hızlı koşmaya, daha çok yol almaya başladı… Adaya çıkar çıkmaz boğa (Zeus) kıymetli yükünü bir çınarın gölgesine yerleştirdi. Tekrar tanrı şekline girerek kendisini ona tanıttı. Tam zamanında ve çabuk hareket eden Üç Güzeller (Horalar) efendilerine yatağı hazırlamak için Olympos’un tepesinden aşağı indiler.

Burada Europa, Zues’un kolları arasında uyudu ve bütün dünya krallarının ilki ve en iyisi olan Kral Minos’u bu sevgiden doğurdu… Bu mutlu birleşmenin olduğu yeri, geniş yapraklarıyla gölge ettiği için, o günden beri, bu izdivacın anısına, bu ulu çınar ağacı yapraklarını hiç dökmeden, yaz kış yapraklarıyla rüzgarların sesine eşlik ederek, geçirir günlerini…

İşte bugünkü Avrupa adını bu doğulu ve Akdenizli güzel kızın adından almıştır…

Sevgili kızımız Europa sende bilirsin güneş doğudan doğar… Güzellikler de öyle… Uygarlıklar doğudan batıya doğru yol alırlar… Tıpkı senin yaptığın gibi…

O “soğuk” ve bencil kıtaya senin adın verileliden beri yaşlı dünya çok savaşlar, yıkımlar gördü… Neredeyse, adının güzelliği küllenerek, kaybolup gitti… Europa, Avrupa olduktan sonra bir haller oldu bu insanlara…

Sevgili kızımız Europa doğduğun toprakları unutma sakın!…

Senin özündeki ve yüzündeki güzelliğin mayasında Anadolu Uygarlıkları var… Mezopotamya toprakları var… Asyalı olmak var…