Eren (Egelife)


EGE LİFE, 15 AĞUSTOS 2005, YIL: 2, SAYI: 20

BİN TANRILI ÜLKEDEN

EREN GÜNÜ ŞENLİKLERİNE


Sarı başaklı buğdaylar harman olup savrulalı epey zaman oldu. Tütün tarlalarında işler bitmek üzere. Asmalarda üzümler ballandı, aktı akacak. Güneş karası yüzler, toprak kokulu eller, Tanrıya adaklar adamak ister; bereketi, bolluğu esirgemeden kendilerine sunduğu için...

Aylardan Ağustos ve günlerden ayın son Çarşambası ise, Güney Ege’de insanlar akın akın Eren Günü Şenlikleri’ne katılmak için, Çiçekbaba Dağı’na çıkarlar.

Çiçekbaba Dağı, Denizli ile Muğla arasında kalan ve eski adıyla Sandıraz olarak bilinen bir dağ sırasıdır. Güneyinde Köyceğiz, kuzeyinde Beyağaç yer alır. Dağın yamaçlarında birçok yayla vardır. Eteklerinde bulunan karaçam ormanları dağın doruklarına doğru çıktıkça yerini anıt ağaçlara bırakır. Ülkemizin en yaşlı (1200 yıllık) Karaçamları burada bulunmaktadır. Bu nedenle, Orman Bakanlığı tarafından “Tabiatı Koruma Alanı” olarak koruma altına alınmıştır. Çıplak ve kayalık dorukların başladığı yerde ise ünlü Kartal Gölü vardır. Buradan yarım saatlik bir yürüyüşle doruğun doğu yamacına tırmanıldığında, Eren Dede düzlüğüne gelinir… İşte şenlikler burada bulunan bir yatırın, kült yerinin etrafında yapılır.

Günü geldiğinde Beyağaç’tan, Köyceğiz’den, çevre köylerden insanlar çıkar Çiçek Baba’ya, Eren Dede’ye araçlarıyla tozu toprağa katarak. Sanki, çocuksu bir bayram sevinci ve telaşı içindedirler, hepside…

Beyağaç’tan gidenler, Çarşamba akşamını Kartal Gölü’nün kıyısında geçirmek üzere, yola çıkarlar. Zaten araçların gidebileceği yol da burada biter... Kartal Gölü’ne gelindiğinde, geceyi burada geçirecekler için ayrı bir şenlik başlamıştır bile... Ateşler yakılarak, korlu ocaklarda oğlaklar çevrilir... Tüm gölün üstünü kara isli, koyu bir duman kaplar... Bir yandan yemekler yenir. Bir yandan da sazlar çalınıp, türküler söylenir, zeybekler oynanır. Silahların sesleri sabaha kadar hiç durmaksızın dağların koyaklarında yankılanır durur... Bu şenliği duymayanlar duysun, gelmeyenler gelsin diye...

Perşembe sabahının ilk ışıklarıyla birlikte, insanlar Çiçekbaba’nın doruklarına doğru tırmanmaya başlarlar. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Eren Dede düzlüğüne gelirler. Dağın iki yanından; yani Beyağaç’tan ve Köyceğiz’den gelenler burada buluşmuştur artık... Yörüklerin, adakçılara satmak için getirdiği sürülerin çan sesleri; kalabalık ve telaşlı insan seslerine, harlı ocakların çıra isli dumanları; Eren Dedenin tozuna toprağına karışarak, göğe doğru savrulmaya başlamıştır, çoktan ...

Buraya gelenler öncelikle kendilerine konaklamak için bir yer bulurlar. Ardı sıra ocaklar kurulur, ateşler yakılır… Ve Yörüklerin sürülerinden adaklık oğlaklar seçilir… Aile bireyleri adaklık oğlaklarını da yanlarına alarak Eren Dede yatırının etrafında dönmeye başlarlar. Yatır yaklaşık elli metreye beş metre gibi dörtgen planlı, etrafı taşlarla çevrili bir kutsal alandır. Bunun etrafında, çok sayıda insan aynı anda hızla tozu torağa katarak, en az üç kere dönerler. Bu yerin üzerine buğday serpilir, taşlarına bezler bağlanır, dualar edilip, dilekler dilenir...

Sonra, adaklık oğlaklar kesilir ve iki kişinin omuzlarına aldıkları sırığa asılarak yüzülür. Yüzme ve temizleme işlemlerinden sonra, hiç parçalanmadan sırığa geçirilir ve ocakta közün üstünde bütün olarak pişirilerek yenir. İs kokulu pişmiş etin bir bölümü “konum komşu hakkı” için ayrılarak, Eren’e gelemeyen yaşlılara ve komşulara dağıtılmak üzere köye geri götürülür.

Evet … Kimdir bu Eren Dede?..

Bir söylenceye göre: “Çiçekbaba Dağının ta kendisidir. Çiçekbaba Dağı, doğusundaki Bozdağ ve kuzeyindeki Babadağ ile kardeştir. En büyükleri de Çiçekbaba’dır.”

“Üç kardeş, bazen birlik olur, günlerce eğlenirler, bazen de ölesiye kavga ederlermiş birbirleriyle... Bir keresinde Çiçekbaba Dağı, söz dinlemeyen kardeşi Babadağ’a kızınca, yerden bir kaya parçasını almış ve fırlatmış Babadağ’a.... Atılan taş Babadağ’ın doruklarını parçalamış… O günden sonra Babadağ’ın zirvesi hep yaralı, hep yarım kalmış.”

Başka bir söylenceye göre ise: “...Bir gün burada, su testisini unutan bir çoban testisini almak için geri döndüğünde testideki suyun içilmiş olduğunu fark etmiş. Oysa etrafta bunu yapacak kimsecikler yokmuş. Ertesi günü testiyi dolu olarak yine aynı yere bırakmış ve bir kayanın arakasına gizlenerek, testiyi gözetlemeye başlamış. Ak libaslar giymiş ak sakallı ulu bir kişi gelmiş, suyu içmiş ve kaybolmuş...

İşte taşlarla çevrili olan tören yeri, Eren Dede’nin su içerken göründüğü yermiş... Çiçekbaba Dağı’nın doruklarındaki ağaçsız, çorak ve kayalık yerler, Onun ferinden, gücünden böyle yanıp kavrulduğu için çorak ve çıplak kalmış... Buna karşın, buraya gelip adak adayanların dilek dileyenlerin yurduna yuvasına, oduna ocağına , bolluk bereket yağdırırmış, Eren Dede...

Kimine göre de: “...Anadolu’ya Türkmen Boylarının akın akın geldiği günlerde, Eren Dede atına binmiş önde kızanları, arkasında yoldaşları ... Düşmanları süre süre, buraya kadar getirmişler. Gündüz, yiğitçe savaşmışlar… Ne yazık ki, ulu dağa karanlıklar çökünce, pusuya düşüp, burada şehit olmuşlar. Efsane bu ya; hala zor günlerde, savaşlarda Eren Dede mezarından kalkarak, kılıcını kuşanıp, atına binerek düşermiş yollara... Atına bindiği zaman öylesine heybetli bir görünüşü olurmuş ki: Görenler, sanki ayakları yere değecek sanırmış...

Eren Dede’nin tanrısal gücü; Hititler’deki dağ tanrılarının gücüne benzer... Antik çağlarda, Olympos Dağı’ndan dünyaya hükmeden tanrıların gücüne benzer... Anadolu Erenlerinin bilgeliğine, ululuğuna benzer...

Eren Dede’nin kahramanlık yanı; Bolu Dağları’nı mesken tutmuş Köroğlu’na benzer. “...Ferman padişahınsa dağlar bizimdir...” diyen Dadaloğlu’na benzer... Egenin gözüpek efelerine, zeybeklerine benzer...

İyice bakarsanız, Eren Şenliklerinde; binlerce yıldan beri Anadolu Uygarlıklarında görülen adak adama, tapınma törenlerinin etkilerini, göçebe Türkmen geleneklerinin izlerini görürsünüz....

Eren Dede Törenleri, “Bin Tanrılı” ülkenin uygarlıklarından süzülüp damıtılmış adak ve tapım törenlerinin günümüze kadar gelebilen yansımalarıdır. Burada yapılan dinsel törenlerde, Anadolu Uygarlıklarından tanıdığımız birçok ayrıntıya rastlayabiliriz.

Adakçıların, yanlarında getirdikleri adaklarıyla yatırın etrafında dönmeleri, buğday serpmeleri ve omuzlarında adaklık oğlak taşımaları; arkeolojik kabartmalardan tanıdığımız bir Anadolu geleneğidir.

Kartal Gölü kaçak kazılarında bulunan sunu tasları ve sikkeler, Eren Dede şenliklerinin çok eski zamanlardan bu yana yapılmakta olduğunu göstermektedirler.

Denizli yöresinde, doruklarında kutsal yerler, yatırlar bulunan birçok ulu dağ bulunmaktadır. Bunlar arasında Çökelez Dağı, Çiçekbaba Dağı, Babadağ ve Honaz Dağı en iyi bilinenleridir. Özellikle Honaz (Kadmos) Dağında çobanların koruyucu dedesi “Çoban Dede” yatırı oldukça ilginçtir. Çobanlar dağın zirvesindeki küçük bir kaya yarığına giderek adaklarını burada kurban ederler. Adağın kanı yarığa akıtılır ve çevresinde üçtaş üst üste konularak dilekler dilenir.

...Ve yaşlıların dediği gibi:

“Çiçekbaba’ya çıkarsan,

Eren’in toprağından al,

Tarlana at, bolluk olsun;

Taşından al, ambarına kat,

Çokluk olsun !..”


Sakın unutma...!

İşte Anadolu Uygarlıklarının güzelliğidir bu…

Dünden aldığını, kendine benzeterek, yarınlara aktarır…