Örümcek Kız Arakhne


EGE LİFE, 01 NİSAN 2006, YIL: 3, SAYI: 27

LİDYALI ÖRÜMCEK KIZ
ARAKHNE

Lidya’yı bilirsiniz…
Hani canım şu, “Karun kadar malın olsa ne fayda!” diye, sürüp giden türküdeki Karun’un (Kroisos); Irmaklarından altın akan ülkesi…
Gerçekten, Lidyalılar altın zengini bir uygarlıktı. Lidyalılar, Gediz Irmağından altın çıkarırlardı, doğaya hiç zarar vermeden; Koyun postlarından ırmağın suyunu geçirerek altın zerreciklerini postun tüyleriyle süzdürürlerdi… Altın zengini Lidyalılar komşu uygarlıklara bile yardım ederlerdi… “Dünyanın Yedi Harikasından” biri olan Efes Artemis Tapınağı’nın yapımı sırasında bile epeyce altın göndermişlerdi.
Hani hatırlarsınız, anlatmıştık; Frig (Phryg) Kralı Midas, Tanrı Dionysos’tan “tuttuğu her şeyin altın olmasını" istemişti de başına gelmedik kalmamıştı… Tuttuğu ekmek bile altın olmuştu… Midas açgözlülüğü yüzünden, düştüğü bu zor durumdan kurtulmak için tekrar Tanrının huzuruna çıktığı zaman, Tanrı onu bağışlayarak, Lidya’nın başkenti Sart’a (Sardes) gitmesini, Sart (Paktolos) Çayı’nın kaynağına kadar çıkmasını ve çıkan kaynak sularıyla başını ve ellerini yıkamasını söylemişti... Kral da buyruklara uyarak, ırmak sularında yıkanmış ve arınmıştı… Evet, İşte o günden bu güne Sart Çayı altın zerreciklerini sürükleyip durmaktadır, bereketli Lidya Ovasından Gediz Irmağı’na doğru…
Lidyalılar, altına karşı aç gözlü olmanın sonucunu iyi bildiklerinden, zengin de olsalar, hep temkinli ve alçakgönüllü olmayı sürdürmüşlerdir…
Karun Hazinesi yıllar önce, Uşak’tan Amerika’ya kaçırılmış, yıllar sonra da, Türkiye’nin başarılı bir girişimiyle tekrar ülkesine geri dönebilmiştir. Karun Hazinesi hala, Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Amacımız, uzun uzadıya Lidya (Lydia) tarihini anlatmak değil. Yalnızca övünebileceğimiz Anadolu Uygarlıkları’ndan birine ilişkin güzellikleri hatırlatmak…
O zaman, Lidyalıların güzelliklerini tanımaya devam edelim…
“Spartacus” filminde, bu soylu köle kendini şöyle tanıtır: “Ben Lidya dağarından getirilmiş asi bir köleyim!”
Lidyalılar “Kral Yolu” denilen o müthiş ulaşım sistemini düzenleyerek, mal takasına dayalı ticareti güvenceye almışlardır. O zamanın seyyahları hayranlıklarını şöyle anlatırlardı: “Ege kıyılarından tutulan taze balıklar, bayatlamadan, ta! Mezopotamya’ya götürülerek; Ninova Sarayları’nda kral sofralarına yemek olarak sunulurdu…” Diyerek, aslında ulaşımın hızını anlatmak isterlerdi.
Lidyalılar zamanla ticarette daha pratik bir yöntem geliştirdiler. Mal götürüp, mal getirmek yerine; mal ile sembolik değerleri değiştirmeyi öğrettiler insanlara… Adına sikke dendi, para dendi… Hatta, Napolyon çok zaman sonra para, para, para!... Diye hepten abarttı… Evet, Lidyalılar parayı buldu, altın parayı…
Para da, altın da Kral Karun’un olsun!.. Bizim öykümüz Lidyalı örümcek kız Arakhne ile Tanrıça Athena üstüne…
Athena; Babası Zeus’un alnından doğurduğu bakir kızı, akıl tanrıçası… Hünerli kadın parmaklarının işlediği nakışların, örgülerin koruyucu tanrıçası… Zeus’un karısı Hera’nın gelinliğini bile ince uzun parmaklarıyla o işlemişti…
Kilim dokuyan, nakış işleyip, örgüler ören hünerli kadınlar, yeteneklerini Athena’dan aldıklarını, onun öğütlerini dinleyerek ustalaştıklarını, övgüyle anlatırlardı.
Ancak, bütün Olymposlu Tanrı ve Tanrıçalar gibi Athena da kıskançlıklarında ve öfkelerinde önüne geçilmez biri olurdu, durdurulamazdı…
Kolophon’da (İzmir-Değirmendere) kumaş boyacısı bir babanın kızı olan, Lidyalı güzel kız Arakhne, gergef işlemede, örgü örmede ve kilim dokumada o kadar çok becerikliydi ki; Bütün güzel Periler dağlardan, ormanlardan ve subaşlarından onu seyretmeye gelirlerdi…
Bir gün periler ona, “Bu kadar güzel işleri nasıl yapabiliyorsun, yoksa sana bu işleri Athena mı öğretti?” diye sorarlar… O da: “ Athena da kim oluyormuş, o gitsin başka ölümlü kadınlara öğretsin bildiklerini, dokumacılık hünerlerini… Gördüğünüz gibi, yaptıklarımla zaten ben onu çoktan geçtim …” Diye karşılık verir.
Akıl Tanrıçası Athena bütün bu övünmeleri duymuştur. Yaşlı bir kadın kılığına girerek Arakhne’nin yanına gelir. Bastonuna dayanıp, beyazlamış saçlarını göstererek: “Kızım, ihtiyarlık insana yalnız keder ve üzüntü vermez, engin bir deneyim de kazandırır. Öğütlerimi yabana atma! Evet, sen örgüde, nakışta çok ileri gitmiş bir kızsın, kadınların hepsi sana hayran… Ancak Tanrıçalar var senden kat be kat üstün, sakın çok övünerek onları incitme!” Diye, uyarıda bulunur.
Arakhne: “Ben gerçekleri söylüyorum, isterse nakışta ve dokumada kimselerin eline su dökemediği; Tanrıça Athena da gelsin! Onunla da yarışırım, ne olacakmış”, diye karşılık verir.
İşte o sırada Athena, yaşlı kadın kılığından sıyrılıp, miğferi ve kalkanıyla gerçek Tanrıça haline döner… Ve öfkeyle Arakhne’yi yarışmaya çağırır. Yarışmanın heyecanı ve yenme arzusu, her ikisine de yorgunluklarını unutturmuştur. Her ikisi de yan yana oturarak nakış nakış gergef işlemeye başlarlar…
Athena gergefine Olympos Dağı’nı ve Tanrıları işler…
Mağrur ve güzel Arakhne de Tanrıların ve Tanrıçaların aşk maceralarını işler…
En başta Zeus’un aşk öykülerini işleyerek sürdürür nakışlarını…
Boğa kılığında Europa’yı kaçırmasını,
Kuğu kılığında Leda’yı,
Kartal kılığında Ganymed’i kaçırmasını işler…
Hades’in Persephone’yi kaçırmasını,
Apollon’un Defneye sarkıntılık etmesini,
Aphrodite’nin Ares ile kocasını aldatmasını işler…
İşlemeler bitince Tanrıça Athena, Arakhne’nin işlerinde hiçbir kusur bulamaz. Çünkü onun nakışları ve işlemeleri kusursuzdur… Athena buna büsbütün kızar ve güzel kızı, ölesiye kıskanır. Arakhne’nin işlemelerini eline alır, buruşturur ve yırtıp atar. Yürekli ve gururlu Lidyalı kız Arakhne, kendisine yapılan bu hakaretten çok etkilenir, üzüntüden kahrolur… Ve kendini asmak ister…
Babası Zeus’un başından doğurduğu gök gözlü Athena, rakibine acıyarak; Onun yazgısını değiştirmek ister... “Sen ölmeyeceksin, yaşayacaksın! Ancak benimle boy ölçüştüğün, yarıştığın için bundan böyle, yaşamını her zaman ağ üstünde asılı olarak geçireceksin” diyerek, Tanrısal bir buyrukla onu örümceğe dönüştürür…
Evlerimizin köşelerinde gördüğümüz utangaç ve sessiz örümceklerin aslında güzel bir kız olduğunu düşünmek hepimizin yüreğini sızlatır…
İyice bakarsanız ona, çirkinliğini bize göstermemek için, sessiz ve kuytu yerleri seçtiğini görürsünüz. Temizlik hastası titiz kadınlar onu hiç sevmezler… Kim bilir, Belki onlarda, Arakhne’nin işlemiş olduğu bunca nakışı ve örgüyü kıskanıyorlardır, tıpkı Athena gibi… Lidya güzeli zavallı Arakhne zaten talihsizdir; güzel bir kız iken biçimsiz bir böcek olmuştur… Ne olur, ona dokunmayın o gergefini işleyerek avunsun dursun, sonsuza kadar…
Olymposlu Tanrılar kılık değiştirip, eşlerinden gizli çapkınlıklar yaparlar… Her şeyin en iyisini kendileri yaptıkları için, ölümlü insanların kendileriyle yarışmalarına hiç tahammülleri yoktur… Affetmezler, amansız cezalar verirler… Öldürürler bile…
Apollon kendi liriyle kavalını yarıştıran Marsyas’ın derisini yüzdürür,
Tanrıçalardan daha çok çocuk doğurduğunu söyleyerek, övünen Niobe’nin, on iki çocuğunu, Apollon ve Artemis acımadan oklarıyla öldürürler…
Ares, Aphrodite ile çapkınlık yaparken, uyuyup kalan gözcüsünü cezalandırmak için horoz kılığına sokar…
Bütün mitolojik öykülere, sembolik anlamlar yüklenmiştir.
Athena tarafından, örümcek olarak cezalandıran Arakhne de sembolik bir öyküdür.
Aslında bu öykü, Anadolu Uygarlıkları’ndaki dokumacılık kültürüne bir övgüdür.
Antik Dönemlerde dokumacılık, Ege Bölgesi’nde yapılan en önemli işlerden biridir. Dünyaca ünlü kumaşlar Denizli çevresindeki antik kentlerde dokunmuştur. Romalı aristokratların giydiği erguvani pelerinler Lykos Vadisindeki (Denizli Çürüksu Vadisi) kentlerde dokunmuş, Pamukkale’nin (Hierapolis) termal sularında kök boyalarla boyanarak gönderilmiştir. Hierapolisli Titus Flavius Zeuksis’in mezar yazıtında “Maleus Burnu’nun (Yunanistan) altından Romaya (erguvani kumaş satmak için) yetmiş iki kez gittim, geldim” diye yazmaktadır.
Denizli, geçmişten günümüze dokumacılığın en önemli merkezi olma özelliğini, hep sürdürmüştür. Seyyahlar, bu yöreyi öncelikle dokumacılık yönüyle tanıtmaya başlarlar… Strabon Coğrafya kitabında; “Laodikyalıların kuzguni renkli koyunyünüyle yaptıkları dokumalarından çok gelir sağladıklarını ve Hierapolis’in termal sularıyla boyanan erguvani renkli dokumaların emsallerine göre renk üstünlüğüne sahip olduklarını anlatmaktadır…
Ortaçağda ve sonrasında, İbn Batuta ve Evliya Çelebi de geldikleri zamanki gördükleri Denizli’nin; dokumalarıyla ünlü bir yer olduğundan bahsederler.
Frigler (Phryg), “tapetes” denilen kilimleriyle ünlüydü. Anadolu kilimlerinin atası olan ve “tapetes” adını taşıyan Frig kilimleri antik dünyanın en sevilen dokumaları arasındaydı; Friglerin kilim için kullandıkları “tapetes” adı bugün bile Fransızca’da “tapis” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mitolojide, Tanrıçayla yarışan örgücü kız Arakhne öyküsü; Anadolu dokumacılığının öyküsüdür…
Bu öykü günümüzde, sanatçı Bedri Rahmi Eyüboğlu’nda doyumsuz bir şiire dönüşerek dile gelir:
“…
Al gözüm seyreyle Denizli pazarını
Bir kilim, bir heybe, bir nakış
Dünyada eşi emsali görülmemiş
Bu ne sabırdır Allahım, bu göz nuru nedir?
Amman nakış deyip coşma mernuş,
Sittin sene öncede aynı kilim, aynı heybe, aynı örgü
Aynı tezgâhlarda böyle dokunurmuş
Yine aynı yün, aynı iplik, aynı tezgâh, aynı eller
Ama aradan neler geçmiş, neler geçmiş, neler…”


(B. R. Eyüboğlu, “Denizli Destanı”, Dol Karabakır Dol, 1985)