Amazonlar


EGELİFE, 01 MAYIS 2006, YIL: 3, SAYI: 28

… VE BİZİM KADINLARIMIZ
AMAZONLAR

“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Anan dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?”
(Ahmet Arif)


Aphrodisias Müzesi’ne girdiğimizde, öğrenciler önce merakla dinlediler anlatılanları… Müzenin son bölümüne geldiklerinde ise dikkatleri dağılmış, heyecanları kaybolmuştu… Onlara hemen yanında durduğum Penthesileia ve Akhilleus heykel grubunu göstererek “ne hüzünlü bir aşk öyküsüdür bu… Bilseniz eminim çok seveceksiniz bu heykeli” deyince, heykelin etrafında dönmeye başladılar… Anlamaya çalıştılar. Amazonların kraliçesi Penthesileia (Pentesilya) ve Troya Savaşının kahramanlarından Akhilleus, anlayacağınız savaşan iki düşman… Peki, öyleyse nasıl bir aşktı bu?
Troya Savaşları’na Hektor’un ölümünden sonra katılan, Amazonların başında Kraliçe Penthesileia bulunuyordu… Bu yaman savaşçı kadınlar Troyalıları kısa sürede toparlayarak yiğitçe savaşmışlardı… Akaların askerleri, bu yiğit savaşçılardan korkarak kaçışmaya başlamışlardı… Akaların komutanları özellikle Akhilleus topuğunun dışında her yeri tanrısal bir zırhla korunduğu için ona hiçbir silah işlemiyordu (ama haksızlık bu!). İşte bu yüzden birkaç kez Amazonların ölümcül baltalarından ucuz kurtulmuştu…
Yiğit savaşçı Penthesileia en önde savaşırken, Akhilleus’un attığı mızrakla vuruldu… Sol göğsünün üstünden vurularak düştü yere… Gözü kan çanağına dönmüş Akhilleus nara atarak geldi, Penthesileia’nın yanına… Beyaz atı da vurulmuştu, Amazon kraliçesi’nin… Akhilleus onu kucaklayarak kaldırdı ve miğferini almak için başından çekip, çıkardı… Amazonların kraliçesi Penthesileia’nın yüzünü görür görmez vuruldu, âşık oldu ona… Ama ne yazık ki, güzel kraliçe ölmüştü… Kucağında kanlar içinde, üstelik kendisinin öldürdüğü savaşçı güzel Penthesileia vardı, gözyaşları dökerek, ağıtlar yakarak taşıdı onu… Ve Troyalılara teslim etti Penthesileia’nın cansız bedenini… Ne garip duyguydu bu; Öldürdüğü düşmanına âşık olmuştu…
Dilden dile, ağızdan ağıza aktarılarak zamanımıza kadar ulaşan bir söylencedir, Amazonların öyküsü… İnsanı büyüleyen bu söylence gerçek midir? Amazonlar gerçekten yaşamışlar mıdır? Yoksa bütün bunlar bir düşün ürünü müdür?
Söylencelerin toplumların yaşamlarındaki ilginç olaylardan kaynaklandığı bilinen, bir görüştür. Hele söz konusu olan, Amazonlar öyküsü ise... Çünkü Amazonların izlerine yalnızca destanlarda değil, coğrafyacı ve tarihçilerin kitaplarında da rastlanır. İlkçağ insanlarından kalan eserlerde Amazonlardan mutlaka bir şeyler bulunur. Homeros onların Troya Savaşları’na katıldığını ve Troyalıların yanında yer aldıklarını yazar. Tarihçi Herodotos ve coğrafyacı Strabon onlardan söz ederler. Theseus, Herakles ve Akhilleus efsanelerinde de Amazonlardan bahsedilir. Sokrates ve Platon Amazonların Atina'ya saldırmalarını, yaşanmış acı bir gerçeklik olarak kabul ederler. Aslında Amazonlar anaerkil bir yaşam biçiminin öykülere yansıyan şeklidir. Amazonların öykülerini betimleyen çok sayıda heykeltıraşlık eserleri ve resimli vazolar vardır.
Mitolojide Amazonlar, efsanevi kahramanlara denk sayılan gözü pek savaşçı kadınlar olarak anlatılırlar. Savaş Tanrısı Ares ile su perisi Harmonia’nın kızlarıdırlar… Erkek duruşlu olmaları, savaşçı olma özelliklerinden gelmektedir. Amazonlar, erkeksiz bir toplumda kraliçeleri tarafından yönetilirlerdi. Erkekler ancak köle ya da uşak olarak, hizmet etmek üzere yanlarında bulunabilirlerdi. Komşuları olan Gargarosların erkekleri ile üreme amaçlı yılda bir kez birlikte olurlar, doğan erkek çocuklarını da ya sakat bırakırlar ya da öldürürlerdi. Yalnızca kız çocuklarını yanlarında büyütürlerdi. Savaş aletleri ok, yay, kargı ve "labrys" denilen, Anadolu'da özellikle Hititler'de, Karya'da ve Girit Adası’nda rastlanan çift ağızlı baltalardır. Halikarnas Balıkçısına göre çift ağızlı balta Anadolu'nun simgesidir. Resim ve kabartmaların çoğunda Amazonların elinde hep bu balta bulunmaktadır.
Söylenceye göre Amazonlar Anadolu'da Karadeniz kıyılarında yaşamışlar ve birçok kent kurmuşlardır. Amazonların kurduğu kabul edilen kentler arasında başta; Ephesos/Efes, Smyrna/İzmir, Sinope/Sinop olmak üzere birçok yer adı sayılabilir. Efes’teki Artemis Tapınağı’nın bile Amazonlar tarafından başlatıldığı söylenir. Efes’teki kazılarda, Tanrıça Artemis'e hizmet eden savaşçı kadın heykelcikleri ele geçirilmiştir. Herhalde bunlar Amazonları anlatıyor olmalıdırlar.
Bir söylenceye göre; Amazonlar, daha çocukken savaşlarda yay çekip ok atarken, engel olmasın diye memelerinden birini kestirirlermiş... Güya onlara bu yüzden memesiz anlamında "Amazoi" denilmiştir. Ancak bu açıklama eldeki kanıtlarla uyum göstermemektedir. Zira bütün kabartma ve resimlerde Amazonlar, iki memeli olarak gösterilmişlerdir.
Amazonlar, Karadeniz kıyılarında Çarşamba ile Ünye arasında Themiskyra denilen kentte, yani Terme Çayı’nın denize döküldüğü (Theromodon) kıyıda yaşıyorlardı ve kraliçeleri de Hippolyte idi. Ares kraliçeye yenilmezlik kemeri hediye etmişti. Amazonların tapındıkları tanrılardan birisi Artemis diğeri de savaş tanrısı Ares idi.
Herakles’in (Herkül’ün) on iki zor işinden biri de Hippolyte’nin kemerini gidip almaktır. Bir gün Herakles bir grup arkadaşıyla Çanakkale ve İstanbul Boğazları’ndan geçerek Karadeniz’e Themiskyra’ya (Çarşamba ile Ünye arasında bir yere) gelmişlerdir. Niyetleri Hippolyte’nin kemerini çalmaktır. Amazonların kraliçesi, tüm erkekleri düşmanları saydıkları halde, onları dostça Anadolu insanının misafirperverliğinde karşılamıştır… Hatta Amazon kraliçesi Hippolyte Herakles’e âşık bile olmuştur… Ancak, kıskanç Hera (Zeus’un karısı) ortalığı karıştırmaya çalışarak; Amazonlar kılığında Themiskyra’ya gelmiş ve “bu yabancıların kemer için değil Hippolyte’yi kaçırmaya geldiklerini” söylemiştir. Bunun üzerine Amazonlarla Herakles’in arkadaşları arasında amansız bir savaş çıkmıştır… Sonuçta, Hippolyte öldürülmüş, Amazonlar çokça kayıp vermişledir… Aşk ve tutku ölüme dönüşerek sona ermiştir…
Amazonların kendilerini "ayın kızları" olarak gördüklerini, ana tanrıça Kybele ve Artemis'in hizmetkârı olarak kabul ettiklerini biliyoruz. Belki de, bu nedenle kendilerine, Karadeniz kıyılarında kendi dillerinde "Amız" ya da "Amıs" adını takmışlardır. Zamanla, bu etkiyle onlara "Amız /on" denilmiş olmalıdır…
O çağda ki Samsun kentinin adı da aynı dilde "Amıs" dır. Bu, zamanla “Amısos" biçimine dönüşmüştür. Amazonların başkenti olarak kabul edilen "Themiskyra" da bu bölgededir. Aynı çağ Ege Bölgesi uygarlıklarından birinin adı da "Misya" dır. Amazonların tapındıkları tanrıçanın adı da Artemis’dir. Bütün bu sözcüklerde ki "mis" yani "ay" sözcüğü dikkat çekicidir.
Artemis kültü Amazonlarla birlikte gelişerek yayıldı. Amazonlar Artemis'in gönüllü hizmetkârı oldular. Çünkü onlar dişiydiler. Bolluğun ve bereketin, üremenin ve sürüp giden hayatın simgesiydiler… Artemis’in “okçu”, “avcı” ve “bakire” ünvanlarıyla Amazonların benzeşen örtüşen yanlarının olması, belki de bu yüzdendir. Kim bilir?
Yunanlı kahraman Theseus da Karadeniz kıyılarına gelerek Amazonların ülkesine uğramıştır… Anadolu’nun savaşçı kadınları onları da konukseverlik duygularıyla karşılamışlardır… Ancak onlar; “Oturduğu çulun ipini kesen” türünden insanlar olduğu için Amazonların en güzeli olan Antiope’yi kaçırmışlardır…
Amazonlar bunu bir namus meselesi olarak görürler ve Yunanistan’a sefer düzenlerler… Atina’yı kuşatarak günlerce savaşırlar… Çok canlar kaybedilir… Üstelik Antiope de kendi yurttaşları Amazonlara karşı Theseus’la birlikte savaşmış ve öldürülmüştür… Bu durum onları çok üzmüştür… Ve Savaş yorgunu Amazonlar sevgiyle ölümü yan yana, iç içe yaşayarak çifte ağızlı baltalarıyla geri dönmüşlerdir…
Aslında Amazonlar Anadolu’nun yiğit kadınlarının efsanevi bir simgesidir. Bazen Penthesilea’dır, Antiope’dir… Bazen Kurtuluş Savaşı’mızın Kara Fatma’sıdır… Cepheye kağnısıyla mermi taşıyan Elif Kadındır…
Ama bizim kadınlarımızdır…
“…Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz”… (Nazım Hikmet)