Pamukkale (Evrensel)


SU PERİLERİNİN KRALİÇESİ

PAMUKKALE

(HİERAPOLİS)


“Görkemli pınarlarla süslü,
Nymphelerin ( su perilerinin ) kraliçesi
Altın kent, Hierapolis…”

(Hierapolis Tiyatro yazıtı)

Denizli’den kuzeye doğru, Lykos Vadisi’ni (Çürüksu Ovası’nı) geçerek ilerlerseniz, karşıda Çökelez Dağı’nın yamaçlarına yaslanmış ve beyaz gelinlikler giymiş bir güzel periyi; “Pamukkale’yi” göreceksiniz… Sakın şaşırmayın!...
Hierapolis’ten Pamukkale’ye… Bu gizemli kent, seyyahların ve ozanların dilinde hep güzel bir kadın imgesiyle betimlenerek anlatılmıştır…
Mitolojik ve arkeolojik esintilerle, zaman içinde yolculuğa çıkıyoruz!… Köpüklü atların nal sesleriyle yankılanan tarihsel bir yolculuk bu…
Hierapolis; termal suları, Ploutonion’u (Cin Deliği) ve beyaz travertenleri yüzünden çağlar boyunca hep ilgi görmüştür. Özellikle Ploutonion’un yarattığı gizem birçok tanrının kült (inanç ve tapınma) mitolojisinde geçen öykülerle ilişkilendirilmiştir. Kybele (Kibele), Hades ve Apollon bunların başında gelmektedir. Hierapolis’in yerel kültlerle yoğrulmuş mitolojik zenginliği Hierapolis heykeltıraşlığına da yansımıştır.
Hierapolis sözcük anlamı olarak kutsal kent anlamına gelir. Ancak, Bizanslı Stephanus, Ethnica adlı yapıtında kent adının tapınak çokluğundan kaynaklandığını belirtmektedir. Ancak bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda, yalnızca Apollon Tapınağı ortaya çıkarılabilmiştir.
Herodot, Phrygia ile Lydia sınırında bulunan Kydrara’dan bahsetmektedir. Burası Hierapolis’in ilk yerleşim yeri Ploutonion kutsal mağarasının çevresi olmalıdır. Coğrafyacı Strabon, Hierapolis’te zehirli gaz deliği Ploutonion’da dinsel törenler yapan hadım edilmiş Kybele rahiplerini anlatmaktadır. Roma İmparatorluk çağında bile bu kutsal yere çok sayıda ziyaretçi geliyordu ve Tanrıça’ya kulluk eden hadım edilmiş rahipler (Galluslar) zehirli gazın etkisine karşı yalnızca kendilerinin bağışıklık kazanmış olduklarını göstermeye çalışıyorlardı.
İnanç olarak, Ana Tanrıça Kybele kültünden Hades Kültüne geçişle birlikte farklı bir mitolojik öykü önem kazanmaya başlamıştır.
Antik Dönem Ege uygarlıklarında, bu yerle ilgili gizemli olaylar, ölülerin ve yeraltı dünyasının tanrısı Hades (Plouton) ile ilişkili görülmüştür. Bu nedenle antik dönemin kaynakları kutsal yere Ploutonion ya da cehennem kayıkçısı Kharon’un adından türemiş olan Kharoneion adını vermişlerdir.
Hierapolis Kharoneion’u (Ploutonion’u) aslında, içinden sıcak su ırmağı akan bir mağaradır.
Hades kültünde bu tür yerler Ölüm Ülkesi’nin giriş kapısı olarak değerlendirilmiştir. Bu anlayış o kadar etkili olmuştur ki Romalı zengin hastalar ölmeden az zaman önce Hierapolis’e getirilerek burada ölmeyi ve ruhlarının Ölüm Ülkesi’ne kolayca inebilmesini çok istemişlerdir. Bu yüzden Hierapolis nekropolü, mezar türü bakımından en zengin antik kent nekropollerinden biri haline gelmiştir.
Hades’le ilgili efsanelerden en çok bilineni Persephone'yi kaçırmasının öyküsüdür. Hierapolis Ploutonion’u belkide burada da bir başka mitolojik öykünün merkezini oluşturmaktadır. Yani Hades’in Persephone’yi yeraltına kaçırdığı yarık olarak düşünülmektedir.
Hierapolis Tiyatrosu Sahne kabartmalarında, bu olay sanat değeri yüksek bir heykeltıraşlık eseri olarak betimlenmiştir.
Hierapolis’te Hellenistik kentin kurucu tanrısı, Pythios ve Archegetes sıfatlarıyla tanınan Apollon Delphos’tur.
Kutsal alan çevresinde Hellenistik kent yerleşimin kurulmasıyla, mağaranın etrafındaki kutsal alanın denetimi, yerli din adamlarından yeni kentin din adamlarına geçmiştir. Ploutonion, zamanla kentin yeni koruyucu Tanrısı Apollon Archegetes tapınağının içinde kalmıştır.
Apollon’un Hierapolis’te baş tanrı olmasının da, Ploutonion ile bağlantısı olmalıdır. Çünkü buradaki zehirli gaz çıkaran mağara, Yunanistan’daki Delphoi Tapınağı’nda bulunan çukurla benzerlik göstermektedir. Delphoi Apollon Tapınağı’nın gizemiyle, Ploutonion (Cin Deliği) etrafında oluşan dinsel kültün benzerliği, Apollon’un baş tanrı olmasında önemli bir etken olmuştur.
Hierapolis’in özellikleri ve özgünlükleri saymakla bitmez…
Roma Döneminde Anadolu’daki dokumacılık Hierapolis, Laodikeia ve Colossae’nin tekeline geçmiştir. Özellikle, Hierapolis’teki termal sular kumaş boyamacılığında boyaların sabitlenmesinde olağanüstü olanaklar sunuyordu. Termal sularda, bitkisel boyalarla erguvani renklere boyanan pelerinler, Romalı soylular tarafından büyük ilgiyle karşılanıyordu.
Hierapolis’li “Erguvani Kumaş Boyacıları Birliği” üyesi tüccarlar, Efes Limanı üzerinden Roma’ya kumaş gönderdikleri için çok zengin olmuşlardır. Ve şehirlerindeki Tiyatro binasının yapımına büyük miktarlarda parasal katkı sağlamışlardır. Hierapolis’li ünlü kumaş tüccarı Flavius Zeuxis’ın mezar anıtına övgüyle; yetmiş iki kez Roma’ya gidip geldiği yazılmıştır. “Tarih tekerrürden ibarettir”: Sanki günümüzün Denizlili tekstilcilerini anlatıyoruz.
Roma İmpartoru Septimius Severus, çocuklarının eğitimi için öğretmen olarak; Hierapolis’li ünlü bir sofist (bilge) olan Antipatros’u seçmiştir.
Hippodamik (ızgara) planlı Hierapolis kenti, Bergama Kralı II. Eumenes tarafından kurulmuş, M.Ö. 133’de de III. Attalos’un vasiyetiyle Roma İmparatorluğu’nun yönetimine geçmiştir. Bergama Krallığı ile olan ilişkinin duygusal boyutu o kadar abartılmıştır ki kentin adının bile Bergama Krallığı’nın efsanevi kurucusu Telephos’un eşinin adından Hiera’dan geldiği söylencesi yayılmıştır.
Hierapolis, M.Ö. 129’da Roma İmparatorluğu’nun Asia Eyaleti’ne katıldıktan sonra, İmparator Claudius ile Severus Alexander dönemleri arasında iki yüzyıllık süre içinde, en az dört deprem yaşamıştır. Kent, M.S. 60 yılında yaşanan büyük depremden sonra, ancak İmparator Neron’un yardımları ile ayağa kaldırılmıştır. Bugün kalıntılarından anlayabildiğimiz Hippodamik planlı antik kent, İmparator Neron dönemindeki imar çalışmalarıyla yeniden düzenlenmiştir. Hierapolis’in en görkemli zamanı Septimius Severus’un devrine (M.S. 193–211) rastlar. Caracalla Döneminde (M.S. 211–217) Neokoros yani tapınak koruyuculuğu ünvanı verilmiştir. Bu nedenle kente sığınma hakkı verilerek vergiden muaf tutulmuştur.
Hierapolis, Roma imparatorlarının uğradığı önemli kentler arasında yerini almıştır. M.S. 129 yılında Hadrianus, 215’de Caracalla, 370’te de Valentinus ziyaret etmişlerdir.
Hierapolis’te geleneksel kültlerin (inanç ve tapınma) izlerine uzun bir süre daha rastlanmıştır. Öyle ki kaynaklarda, M.S. VI. yüzyılda hala Apollon Tapınağı’na ve burada çalışan rahiplerin dinsel gösterilerde Ploutonion mağarasına inmelerine ilişkin bilgilere rastlanmaktadır. Bu yerin kutsallığı, eski çoktanrıcı kültten Hıristiyanlık dinine de aktarılmıştır. Hierapolis, eski dinsel inancın sona ermesiyle, sahip olduğu önemli bir temelden yoksun kalmıştır. M.S. 5.yy başında Hıristiyanlık iyice yayılmış ve Hierapolis’te daha önce öldürülmüş olan İsa’nın on iki havarisinden St. Philip adına burada bir Martyrium (anıtmezar) yapılmıştır. Bu yüzden Hierapolis’te ölmek ve gömülmek önceki dönemlerde olduğu gibi Hıristiyanlarca da ayrıcalıklı bir anlayışa dönüşmüştür. Mezar sayısının çoğalmasına yol açan bu durum; ölüm yıl dönümlerinde, yakınları adına tören yapan ve mezarların çiçeklerine bakan ayrı bir derneğin kurulmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Hierapolis, Bizans Döneminde metropolis ünvanı alarak, kutsallığını korumuştur.
Hierapolis, M.S. 535’de Phrygia Pacatiana Secunda’nın başkenti olur. Bizans Döneminde giderek küçülmeye başlayan kent, 12.yy’da küçük bir kasabaya dönüşmüştür.
Selçukluların 1210 yılında bölgeyi ele geçirmesiyle, Lykos Vadisi’ndeki kentler Türklerin yönetimine geçmiştir. 1354 yılında Batı Anadolu’yu etkileyen büyük depremden sonra Hierapolis tümüyle terk edilmiştir.
Bu tarihsel bilgilerin çağrışımlarıyla antik kentte turladığımız zaman hala ayakta kalan anıt yapıları görme şansımız var…
Kuzeyden güneye doğru birlikte yürüyelim…
Dünyanın en zengin Nekropolündeyiz… Kuzey nekropolündeki lahitlerin, tümülüslerin ve oda mezarların arasından geçerek Frontinus Kapısı’nın önüne geliyoruz…
Üç gözlü kapı, daire planlı iki kuleyle desteklenmiştir. Kapının üzerindeki mermer bloklarda Asya Prokonsulü (eyalet valisi) Sestus Julius Frontinus’a, İmparator Domitianus’a ithaf edilen anıtsal yazıt, kapının ve caddenin inşa tarihini M.S. I. yy ’ın sonuna tarihlenmesini sağlar.
Frontinus Yolu, bütün yerleşimin ortasından geçen ana caddedir. İki yanında yol boyunca dizilmiş dorik sütunlu portikler yer alır. On dört metre genişliğindeki caddenin ortasından tek parça bloklarla örtülmüş büyük kanalizasyon geçmektedir. Cadde, Roma kentinin anıtsal girişini oluşturan Frontinus Kapısı’yla beraber planlanmış kentsel bir projedir.
Şehrin girişinde, Frontinus Kapısı’ndan hemen sonra, büyük bir kamusal yapı, Latrina bulunur (İ.S. I. yy). Latrina kentin büyük umumi tuvaletidir. İçinden geçen su kanalı yapının dört tarafını da dolaşarak atıkları Frontinus Caddesi’nin kanalizasyonuna taşımaktadır.
Frontinus Yolu ile doğudaki dağın yamaçları arasında kalan geniş alan, Hierapolis’in ticari Agora’sıdır. Agora kuzey, batı ve güney kenarlarında dışta ionik sütunlardan, içte ise korinth sütun dizilerinden oluşan portiklerle (stoalarla) çevrilmiştir. Doğu kenarındaysa agora meydanına hâkim olan anıtsal Stoa-Bazilikanın kalıntıları görülebilmektedir.
Bizans sur duvarları, kamu binalarının özellikle de Agora Stoaları'nın yıkımından getirilen bloklarla inşa edilmiştir. M.S. IV. yy’ın sonunda, şehrin daha da küçülerek, barbar istilalarına karşı savunma gücünü artırmak için yapılmıştır.
Tritonlu Çeşme binası, Apollon Tapınağı’nın yakınlarındaki Anıtsal Çeşme binasıyla beraber şehirdeki iki büyük nymphaeumdan (anıtsal çeşmeden) biridir. Yapı, caddeye açılan uzunca bir havuzdan ve içlerine heykel konulmak için yapılmış olan nişlerden oluşmaktadır. Amazonların savaş sahnelerinin yer aldığı kabartma bloklarıyla, suların, kaynakların ve nehirlerin kişileştirildiği kabartmalarla süslenmiştir. M.S. III. yy’ın ilk yarısına tarihlenmektedir.
Yukarıda kente tepeden bakan yapı, St. Philip Martyriumu’dur M.S. IV. yy.ın sonu V.yy. başında kente ve çevresine hâkim bulunan bir plato üzerinde, nekropol alanının içinde inşa edilmiştir. Bu anıt mezar, sekizgen planlı, merkezi mekâna açılan dikdörtgen odalardan oluşmaktadır. Kompozit mermer başlıklarla süslenmiş sütunlar tarafından desteklenen üç kemerin aracılığıyla dikdörtgen odalar sekizgen ana mekâna açılmaktadırlar.
Yine şehrin en hâkim yerlerinden birinde Hierapolis’in en görkemli yapısı tiyatrosu bulunmaktadır. Kentin yamacında bulunan yapı, bir bölümüyle kayalık bir eteğe oturur. Çok dik olan oturma basamakları yatay olarak ortadan ikiye bölünmüştür. Ayrıca düşey olarak sekiz merdiven dilimiyle dokuz bölüme ayrılmıştır. Tiyatronun özgün halinde oturma basamaklarının en üst bölümde gezinme galerisi vardır. Oturma basamaklarının alt kısmında kraliyet locası bulunmaktadır.
Oturma basamakları; sahne binasıyla birleşerek, Roma tiyatro mimarisinin modellerine göre kapalı ve birleşik bir yapı oluşturmaktadır. Sahne dekorunda akanthus ve meşe yaprakları kullanılmıştır. Sahne kabartmalarında Artemis ve Apollon’a adanmış kabartma serisi, Hades ve Persophone kabartmaları, Dionysos Kabartma kuşağı ve Septimius Severus’un kabartma serileri yer alır.
Tiyatro M.S. III. yy başlarında, İmparator Septimius Severus’un döneminde bitirilmiştir.
Tiyatronun aşağılarında Apollon Tapınağı bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar ve kazılar sırasında ortaya çıkan epigrafik dokümanların ortaya koyduğu bilgiler ışığında, Hierapolis’in baş tanrısı olan Apollon kültüyle ilgili olan büyük bir mermer yapı (tapınak veya kehanet merkezi) ortaya çıkarılmıştır. Yapı, basamaklı ve anıtsal bir podyum üzerine kurulmuştur. Burada antik kaynakların bahsettiği yeraltı dünyasının (Hases Ülkesi’nin) girişi sayılan Ploutonion (Cin Deliği) bulunmaktadır. Tapınak, Kybele ve Hades (Plouton) kültlerinden sonra Apollon kültüyle sürdürülmüş bir geleneğin merkezinde yer almaktadır. Burada zehirli gazların etkisiyle kendinden geçen Apollon rahibeleri geleceğe dair bilgiler verirlerdi…
Hierapolis Müzesi’nde, gezdiğiniz antik kentin en seçkin eserlerini görme şansınız var. Unutmayın!...
Yolunuz, Hades’in karanlık ölüm ülkesinden uzak; ama Apollon’un beyaz kollu esin perileri Mousalara hep yakın olsun!…