Sardes


EGELİFE, 01 MART 2007, YIL: 4, SAYI: 37

Ovalarından bal derelerinden altın akan Lidyalıların başkenti
SARDES
(SART)



“Lidya'nın altın ovalarından geliyorum!,..
Vatanım Lidya'dır benim!...”
(Şarap Tanrısı Dionysos)



Anadolu’da yaşamış uygarlıklarının başkentlerini saymakla bitiremeyiz. Her biri döneminin en görkemli anıtlarıyla donatılmış mamur kentler… Hattuşaş’tan Gordion’a, Tuşpa’dan Bergama’ya ve Konya’dan İstanbul’a… Dünyanın hiçbir ülkesinde yaşamış bu kadar uygarlık ve bir o kadar da başkent yoktur. Bu yalnızca bizim ülkemize özgü bir güzelliktir.
Lidyalıları biliyorsunuz… Elbet başkentlerini de…
Hani canım şu, “Karun kadar malın olsa ne fayda!” diye, sürüp giden türküdeki Karun’un, Irmaklarından altın akan ülkesinden bahsediyorum… Evet, işte onların başkenti Sardes (Sart); Bir zamanlar İzmir-Ankara asfaltının bıçak gibi yarıp geçtiği, birçok yeniliğin başlangıcı sayılan antik kent…
Frigya Kralı Midas, Tanrı Dionysos’tan “Tuttuğu her şeyin altın olmasını" istemişti de başına gelmedik kalmamıştı… Tuttuğu ekmek ve su bile altın olmuştu… Midas açgözlülüğü yüzünden, düştüğü bu zor durumdan kurtulmak için tekrar Tanrının huzuruna çıktığı zaman, Tanrı onu bağışlayarak, Lidya’nın (Lydia) başkenti Sart’a gitmesini, Sart Çayı’nın (Paktolos’un) kaynağına kadar çıkmasını ve çıkan kaynak sularıyla ellerini ve yüzünü yıkamasını söylemişti... Kral da buyruklara uyarak, çayın sularında yıkanmış ve arınmıştı… Evet, işte o günden sonra Sart Çayı, altın zerrecikleriyle akmaya başlar bereketli Lidya Ovası’ndan Gediz (Hermos) Irmağı’na doğru…
Gerçekten, Lidyalılar altın zengini bir uygarlıktı. Gediz Irmağı’ndan altın çıkarırlardı ve bunu doğaya hiç zarar vermeden yaparlardı. Serdikleri koyun postlarından ırmağın suyunu geçirerek altın zerreciklerini postun tüyleriyle süzdürürlerdi… Altın zengini Lidyalılar komşu uygarlıklara bile yardım ederlerdi. “Dünyanın Yedi Harikasından” biri olan Efes Artemis Tapınağı’nın yapımı sırasında bile epeyce altın göndermişlerdi.
Lidyalılar, altına karşı aç gözlü olmanın sonucunu iyi bildiklerinden, zengin de olsalar, hep temkinli ve alçakgönüllü olmayı sürdürmüşlerdir…
Amacımız, uzun uzadıya Lidya tarihini anlatmak değil. Yalnızca övünebileceğimiz Anadolu Uygarlıkları’ndan birine ilişkin güzellikleri hatırlatmak…
O zaman, Lidyalıların güzelliklerini tanımaya devam edelim…
“Spartacus” filminde, bu soylu köle kendini şöyle tanıtmaya başlar: “Ben Lidya dağlarındaki madenlerden getirilmiş asi bir köleyim!”
Başka bir öykü de Lidyalı örümcek kız Arakhne ile Tanrıça Athena‘ya ilişkindir.
Athena, babası Zeus’un alnından doğurduğu bakir kızı, akıl tanrıçası… Hünerli kadın parmaklarının işlediği nakışların koruyucu tanrıçası… Kilim dokuyan kadınlar yeteneklerini Athena’dan aldıklarını övgüyle anlatırlardı.
Ancak, bütün Olymposlu Tanrı ve Tanrıçalar gibi Athena da kıskançlıklarında ve öfkelerinde önüne geçilmez biri olurdu…
Sardes’in güzel kızı Arakhne, kilim dokumada o kadar çok becerikliydi ki; Bütün güzel periler onu seyretmeye gelirlerdi…
Bir gün periler ona, “Bu kadar güzel işleri nasıl yapabiliyorsun, yoksa sana bu işleri Athena mı öğretti?” diye sorarlar… O da: “ Athena da kim oluyormuş, o gitsin başka ölümlü kadınlara öğretsin bildiklerini, dokumacılık hünerlerini… Gördüğünüz gibi, yaptıklarımla zaten ben onu çoktan geçtim …” diye karşılık verir.
Akıl Tanrıçası Athena bütün bu övünmeleri duyar ve yaşlı bir kadın kılığına girerek Arakhne’nin yanına gelir. Bastonuna dayanıp, beyazlamış saçlarını göstererek: “Kızım, ihtiyarlık insana yalnız keder ve üzüntü vermez, engin bir deneyim de kazandırır. Öğütlerimi yabana atma! Evet, sen örgüde, nakışta çok ileri gitmiş bir kızsın, kadınların hepsi sana hayran… Ancak Tanrıçalar var senden kat be kat üstün, sakın çok övünerek onları incitme!” diye, uyarıda bulunur.
Arakhne: “Ben gerçekleri söylüyorum, isterse Tanrıça Athena gelsin! Onunla da yarışırım, ne olacakmış”, diye karşılık verir.
İşte o sırada Athena, yaşlı kadın kılığından sıyrılıp, miğferi ve kalkanıyla gerçek Tanrıça haline döner… Ve öfkeyle Arakhne’yi yarışmaya çağırır. Yarışmanın heyecanı ve yenme arzusu, her ikisine de yorgunluklarını unutturmuştur.
Athena gergefine Olympos Dağı’nı ve Tanrıları işler…
Mağrur ve güzel Arakhne de Tanrıların ve Tanrıçaların aşk maceralarını işler…
İşlemeler bitince Tanrıça Athena, Arakhne’nin işlerinde hiçbir kusur bulamaz… Athena buna büsbütün kızar ve güzel kızı ölesiye kıskanır. Arakhne’nin işlemelerini eline alır ve yırtıp atar. Yürekli ve gururlu Sardesli kız Arakhne, kendisine yapılan bu hakaretten çok etkilenir, üzüntüden kahrolur… Ve kendini asmak ister…
Gök gözlü Athena, rakibine acıyarak; Onun yazgısını değiştirmek ister... “Sen ölmeyeceksin, yaşayacaksın! Ancak benimle boy ölçüştüğün, yarıştığın için bundan böyle yaşamını her zaman ağ üstünde asılı olarak geçireceksin” diyerek, Tanrısal bir buyrukla onu örümceğe dönüştürür…
Aslında bu sembolik bir öyküdür. Anadolu Uygarlıkları’ndaki Sardes’teki üstün dokumacılık kültürüne bir övgüdür.
Bozdağ’da çoban Marsyas’ın kavalını, tanrı Apollon’un liriyle yarıştırması sonucunda Marsyas’ın derisinin tanrı tarafından yüzdürülmesi ve hakemlik yapan Midas’ın da kulaklarının eşekkulaklarına dönüştürülmesinin öyküsü, Sardes’te yaşanmış trajik bir olayın mitolojiye uyarlanmış halidir.
Bu tarihsel olayda; Seleukos Kralı III. Antiakhos en güvendiği komutanlarından Akhaios’u bölgeyi kontrol etmesi için Sardes’e göndermiştir. Ancak, Komutan Akhaios isyan ederek (M.Ö. 214–213), bağımsızlığını ilan etmiştir. Kral kendine başkaldıran komutanın derisini Sardes’te yüzdürerek astırmıştır.
Ege uygarlıklarında oynanan birçok eğlencelik oyunun Lidyalılar tarafından bulunduğu söylenir. Bunlar; top, zar ve aşık oyunlarıdır.
Lidyalılar “Kral Yolu” denilen o müthiş ulaşım sistemini düzenleyerek, mal takasına dayalı ticareti güvenceye almışlardır. O zamanın seyyahları hayranlıklarını anlatırken: “Ege kıyılarında tutulan taze balıklar, bayatlamadan ta! Mezopotamya’ya götürülerek; Ninova Sarayları’nda kral sofralarına yemek olarak sunulurdu…” diye dile getirirlermiş.
Zamanla Lidyalılar, ticarette daha kolay ve daha kullanışlı bir yöntem geliştirdiler. Mal götürüp, mal getirmek yerine; mal ile sembolik değerleri değiştirmeyi öğrettiler insanlara… Adına sikke dendi, para dendi… Hatta, Napolyon çok zaman sonra para, para, para!... Diye hepten abarttı… Evet, Lidyalılar parayı buldu, altın parayı…
Yazı bulunmayan sikkelerin bir yüzünde dörtgen darp çukuru diğer yüzünde de yalnızca Sardes’in kraliyet arması olan aslan başı betimlemeleri yer almıştır.
Para da, altın da Kral Karun’un olsun!..
Gelin Sardes’in kalıntılarını birlikte gezelim!...
Ege Bölgesinin en önemli antik yerleşimlerinden biri olan Sardes harabelerine İzmir-Uşak yoluyla ulaşabilirsiniz. Ören yeri, Salihli yakınlarında eski karayolu üzerinde yer almaktadır. Sardes, büyük bir uygarlık kurmuş olan Lidya (Lydia) Krallığı’nın merkezidir. Antik kentte görebildiğimiz kalıntıların çoğu, işte bu uygarlıktan günümüze ulaşabilenlerdir.
Lidya’nın en ünlü kralları M.Ö 680 den 546 yılına kadar sırasıyla Gyges, Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos’dur. Bizim zenginlik vurgusu olarak kullandığımız “Karun” aslında Kroisos ‘un ta kendisidir. Kroisos Lidyalıların en sonuncu ve en ünlü kralıdır. Neredeyse başına gelmedik şey kalmamıştır.
Frigya’nın, Lidya topraklarına katılması Lidyalılarla Persleri karşı karşıya getirmiştir. Lidya Kralı Kroisos Apollon’un kehanetini yanlış yorumlayarak, Pers ordularının Sardes’i kuşatmasına yol açmıştır.
Anadolulu tarihçi Heradot bu konuyla ilgili ilginç bir öykü anlatır: “Eskiden Meles adında bir Lidya kralı varmış. Bir cariyesi ona bir aslan doğurmuş. Biliciler aslanın Sardes’in surları boyunca dolaştırılması durumunda, kimselerin kenti ele geçiremeyeceğini ileri sürmüşler. Meles anlatılanlara inanmış… Aslan surlarda dolaştırılmış… Ancak, şehrin sarp kayalıklarla çevrili olan akropol bölümünde dolaşmasına gerek duyulmamış… Pers kuşatması sırasında Lidyalı bir askerin söz konusu kayalıklardan, düşen miğferini almak için inip çıkması Pers askerlerinin dikkatini çekmiş ve şehre girmek için uygun ve doğru yeri bulmalarını sağlamıştır.”
M.Ö. 546’da Perslerlerin Sardes’i alması sonucunda Kroisos tutsak düşmüş ve Pers kralı Kyros’un buyruğuyla yakılmak üzere odun yığının üzerine yerleştirilmiştir. Kral ateşin yakılmasını beklerken inlemektedir. Bu sırada “Solon, Solon… Ah!... Solon” diye sözler dökülmüştür dudaklarından... Kyros merakla ne demek istediğini sormuş. Kroisos: “Bir zamanlar Sardes’e gelip zenginliğimle alay eden bir Atinalı; Gerçek mutluluğun, mutlu bir yaşantıyla değil, mutlu bir sonla ölçülebileceğini söylemişti” diye anlatır. Bundan çok etkilenen Kyros, Kroisos’un hemen odun yığının üzerinden indirilmesini emretmiş. Ancak alevler iyice yükseldiğinden, Kroisos’a kimse ulaşamıyormuş. Bunun üzerine Pers kralı Kyros, tanrı Apollon’a seslenerek Kroisos’su kurtarmasını dilemiş… İşte o zaman mavi gökyüzünde bir fırtına kopmuş ve şiddetli bir sağanak ateşi söndürmüş. Böylece Lidya kralı Kroisos’un sıradan biri olmadığını anlayan Kyros, onun prangalarını çözdürüp yanına oturtmuş. Uzun bir sessizlikten sonra, Kroisos sormuş: “Şu adamlar orada ne yapıyorlar?” Kyros da “Senin kentini ve hazineni yağmalıyorlar” diye cevaplamış. Kroisos “Artık benim değil senindir onlar” deyince, Kyros hemen yağmalamanın durdurulmasını emretmiştir.
M.Ö. 546’da savaşı kaybeden Lidya devleti yıkıldı ve Sardes Perslerin eline geçti. Kent ateşe verildi ve zengin Lidya hazinesi İran’a taşındı. M.Ö. 334’de kente İskender hâkim oldu. Sardes, sırasıyla Seleukoslar, Bergama egemenliğine girdi. Roma ve Bizanslılar yönetiminde büyümeyi sürdürdü. Sonra Türklerin eline geçti ve zamanla terk edilerek yerleşim alanları farklı bölgelere kaydırıldı.
Sardes’te ilk kazılar 1910–1914 arasında yapıldı ve buluntular New York Metropolitan Müzesi’ne götürüldü. 1958 yılından buyana Amerikalılar tarafından düzenli olarak Arkeolojik kazılar sürdürülmektedir.
Sardes’teki kalıntıları dört bölüme ayırabiliriz: Bozdağ’ın (Tmolos Dağı) yamaçlarındaki Akropol bölgesi kalıntıları, Artemis Tapınağı’nın da bulunduğu Paktolos (Sart Çayı) Vadisi kalıntıları, eski İzmir-Ankara yolunun her iki yanında yer alan kalıntılar ve son olarak da yüzlerce Lidya mezarının bulunduğu Bintepeler Tümülüsleri…
Antik kentin ortasından geçen eski yolun kuzeyinde bir zamanların umumi tuvaletleri (Latrina), Sinagog ve Gymnasion bulunur. Sinagogun güneyinde Kral Yolu’nun kalıntıları görülebilir. Yolun iki yanında dükkânlar bulunmaktadır. Ünlü Kral Yolu Sardes’ten başlayarak Mezopotamya’daki Susa’ya kadar giden güvenli ve seri bir yoldu. Egenin zenginliklerini Mezopotamya’ya götüren bir yol…
Sinagog (Yahudilerin mabedi), eskiden Gymnasion’un bir parçası iken sonradan sinagog olarak restore edilmiştir. Büyüklüğü ve ihtişamı Romalılar zamanında Yahudilerin Sardes’deki zenginliklerini gösterir. Farklı görünümüyle aslında bir sinagog olarak tasarımlanmadığı düşünülür. Yapının zemini mozaiklerle kaplanmıştır.
Gymnasion (okul-jimnastik salonu-hamamdan oluşan yapı); sinagoga bitişik bir paleistra (güreş okulu), üç yanı çevreleyen sütunlar ve yakın zamanda restore edilen süslü bir cepheden oluşmaktadır. Üzerindeki yazıtlarına göre, Sardesliler tarafından Roma İmparatoru Septimus Severus’un oğulları Geta ve Caracalla ile anneleri Julia Domna’ya adanmıştır. İzmir-Salihli yolu üzerinden, otobüsle geçenler öncelikle Gymnasion’u görürler. Yapı geceleri de aydınlatıldığı için çok etkileyici bir görüntüsü oluşmaktadır.
Eski karayolundan Salihli yönüne devam edildiğinde yolun güney tarafında avlulu Roma yapısı, Bizans kilisesi ve Roma hamamı kalıntıları yer almaktadır.
Yolun kuzey tarafındaki büyük yapı “Bronzlu Ev” rahip evidir. Evin ilerisinde agora kalıntıları, akropolün güney eteğinde de Bizans surlarının kalıntıları görülmektedir. Surun devamını tiyatronun çevresinde de görebiliyoruz. Bozdağ’ın yamaçlarındaki Akropole doğru ilerlerken Roma stadyumunun kalıntıları görülür. Sart Çayı boyunca yüründüğünde Roma döneminde yeniden yapılan tiyatro, mezar anıtları ve muhteşem tapınak görülmektedir.
Gelin şimdi Sart’ın içinden Bozdağ’a doğru Sart Çayı’nı izleyerek gezimizi sürdürelim: Bizi ta uzaklardan Artemis Tapınağı karşılamaktadır. Anadolu’nun en büyük tapınakları arasında yer alan tapınağın, başlangıçta, Ana Tanrıça Kibele için yapıldığına inanılır. M.Ö 5.yy’dan başlayarak Artemis kültüne (inancına) adanmış bir tapınak olarak önemini artırır. Tapınak, İyon düzeninde kıvrımlı sütun başlıklarının kullanıldığı bir yapıdır. Kısa kenarlarında sekizer, uzun kenarlarında ise yirmişer sütunla çevrelenmiştir. Tapınak Romalılar döneminde kraliçe Faustina için de adanmış kutsal bir yere dönüştürülmüştür.
Tapınağın güneydoğu köşesinde kemerli sütun galerileriyle kilise kalıntıları bulunmaktadır. Kimi kaynaklar bu yapının İncil’de geçen “Yedi Vahiy Kilisesi’nden” biri olduğunu anlatmaktadır.
Sart Çayı kıyısında, Artemis Tapınağı’na giden yolun batısında yer alan çukurda, Lidyalıların altın işlikleri bulunmaktadır. Beton çatılarla korunan işliklerin ortasında Kibele sunağı yer almaktadır. Çayın kenarında ortaya çıkarılan altın işleme atölyeleri şimdilik ziyarete kapalı tutuluyor.
Salihli ilçesinin kuzeybatısındaki küçük Marmara Gölü’nün güney kıyısında yer alan ve Bin Tepeler olarak bilinen Tümülüs mezarlar Anadolu’da bulunmuş en çok ve en büyük Tümülüslerdir. Lidya Tümülüsleri çok büyük ve göz alıcı eserlerdir. Antik çağın tarihçisi Heradot, Tümülüslerin en büyüğünün Alyattes’in Mezarı olduğunu belirtmektedir.
Bugün Salihli Ovası’nda asmaların salkımlarından bal akar… Ancak, ırmaklarından hala altın akar mı bilinmez!… Ama güngörmüş, gönül zengini insanları altın gibi yürek taşırlar… Dünden aldıkları tarihsel mirasa kendi renklerini de katarak yarınlara taşımak isterler… Bunu herkes bilir…


Kaynaklar:
Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, İstanbul1990
Şerif Yenen, Anadolu Destanı, İstanbul 1998
Seton Lloyd, Türkiye’nin Tarihi, Ankara 1998
George E. Bean, Eski Çağda Ege Bölgesi, İstanbul 2001
http://www.pbase.com/dosseman/sardis_turkey